Anasayfa / Etiket Arşivi: Interrail

Etiket Arşivi: Interrail

Türk! Interrail, Dolaş, Güven.

2013 yazında Doğu Avrupa ülkelerini kapsayan bir aylık bir Interrail turuna çıkmıştım. (Vay anasını, neredeyse iki yıl olmuş!) Ondan bir sene önce de Batı Avrupa başkentlerini gezmek için 10 günlük bir Interrail turu yapmıştım. İlk yolculuğa çıkışım esnasında henüz blog yazarlığı yapmıyordum, ama ikincisini gerçekleştirirken yola çıkmadan önce, yolculuk esnasında ve yurda döndükten sonra yaşadıklarımı, yaptıklarımı ve sahip olduğum bütün bilgileri okurlarımla sürekli paylaşmaya çalıştım. Blogda Interrail etiketi ile arama yaparsanız bu konuda onlarca yazı bulabilirsiniz. (Özellikle “10 Soruda Interrail: Interrail Planım İle İlgili Her Şey!” başlıklı yazıyı okumanızı öneririm.)

Takip edenler fark etmiştir; bir süredir vakitsizlikten dolayı yazı yazamıyordum. Hazır elimi atmışken bilgilendirici bir yazıyla geri dönmek istedim. Yaz aylarına girmekte olduğumuz şu güzel günlerde Interrail dosyasını yeniden açalım diyorum. Hem yapacak olanlara tecrübelerimi aktarmış olayım, hem de bilmeyenler duymuş olsun.

İlk olarak Interrail nedir onu paylaşalım; bilen var, bilmeyen var.

Devamını Oku »

20 Ay Sonra…

Blogumu ilk günlerinden beri takip edenler var. 2012 yılında bir hevesle yazdığım ve sonrasında burada kaderine terk ettiğim ilk yazıyı saymazsak, ilk blog yazımı 20 Haziran 2013 tarihinde yazdığımı söyleyebiliriz. “Hesaplayan adam” olmak istemiyorum ama bu geçtiğimiz hafta sonu blogun 20. ayını devirdiği anlamına geliyor… Dile kolay, 20 koca ay! Bana daha dün gibi geliyor ama burada 1.5 yıldan fazla zaman geçirmişiz. Cümleyi birinci çoğul şahıs ekiyle kurdum, çünkü duygularımı, çıkarımlarımı, düşüncelerimi ve yaşantımı sizlere anlatarak geçirdiğim bu 20 ayın hepsine benimle birlikte sizler de tanıklık ettiniz. Bunun için, blogumu okuyan, Ekşi yazılarımı ve ask.fm hesabımı takip eden, yazılarımı arkadaşlarıyla paylaşan ve -düşüncelerimiz tam olarak uyuşmasa bile- benim ne yapmak istediğimi anlayabilmiş olan herkese bunun için şükran borçluyum. Her Üşü takipçisine hayatıma eşlik ettiği için teşekkür ediyorum… İyi ki varsınız.

Devamını Oku »

Dışa Kapalı Türkiye, Dış Kapının Dış Mandalı Kapıkule

Mantıklı nedenlerle karşı çıkılsa anlarım; ama Avrupa Birliği’ne körü körüne karşı olan, Batılılara anlamsız bir nefret duyan insanları anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. “Avrupalılar şemsiyeyi pencerelerden sokaklara döktükleri boklar yüzünden icat etmişler!” falan diyerek Batı toplumlarını küçümsemeye çalışan, yıllarca Batı’nın gerisinde kalmanın ezikliğinden bu şekilde kurtulduğunu zanneden ilginç insanlar var bu ülkede. Oysa durup biraz düşünebilseydik, bugün elimizdeki pek çok kazanımı -oturduğumuz apartmanlardaki doğal gaz borularının durup dururken havaya uçmamasını dahi- AB ile yürütülen müzakereler sayesinde sahip olabildiğimiz bir tutam AB standardına borçlu olduğumuzu görebilirdik. Fakat bunu göremeyen insanlar yüzünden 1963 yılından bu yana Avrupa Birliği kapısında keriz gibi bekletiliyoruz.  Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde geldiği son durumdan haberdar mısınız bilmiyorum. İsterseniz ben 2005 yılından bu yana gelinen noktayı size kısaca özetleyeyim: 2013 yılı itibariyle, üyelik müzakerelerinde açılması gereken 33 fasıldan henüz yalnızca 13’ü açılabildi. Bizden iki yıl önce üyelik başvurusu yapan Hırvatistan ise geçtiğimiz aylarda AB’nin 28. üyesi olmayı başardı! Elbette bu başarısızlığın bahanesi de hazır: “Bizi aralarına almıyorlar; çünkü Avrupa Birliği Müslümanlara karşı!” Oysa neresinden bakarsan bak, ortada büyük bir çuvallama söz konusu; fakat bu şikayet toplumda gür bir şekilde seslendirilmeyince bunu söylemenin de pek bir kıymeti harbiyesi kalmıyor tabii ki. Sokaktaki insanlara “AB politikamız berbat, yıllardır AB’ye giremiyoruz… Ne düşünüyorsun?” diye sorulduğunda, “Avrupa’da da gıriz var, orda da iş yokku!” deyip geçiyor adamlar. Sokaktaki insanların pek çoğunun AB’ye katılmanın ülkeye katacaklarından haberi yok. Yalnızca bugünü düşündüğümüz için, kimsenin gözü kendi çıkarından başka hiçbir şeyi görmediği için burada böyle tıkandık kaldık işte.

20091220010439yajbrljjxofjhji

Fasıl mı dedin?! Ahaay canım benim bee! Dert ettiğin şeye bak!

Devamını Oku »

Üşü ile Interrail: Romanya’da bir ADAM.

Budapeşte’de iki akşam geçirdikten sonra trene binip Bükreş’e geçtik. Bükreş, göreceğimiz son şehirdi; buradan hareket ederek Sofya üzerinden trenle İstanbul’a geçmeyi planlıyorduk. Yaklaşık bir aydır yollardaydık; neredeyse her günü sarhoş geçirmiştik, birer defa hasta olmuştuk ve bedenen çok yorulduğumuzu hissediyorduk. Bükreş’te kalan enerjimizi son damlalarına kadar tüketip iyice eğlendikten sonra İstanbul’a öyle dönmeyi amaçlıyorduk.

Budapeşte’den gelen trenin durduğu istasyon (Gara de Nord) oldukça ilkel; ama yine de Wi-fi sıkıntısı yok ve karın doyurabilmek için McDonalds, KFC gibi restoranlar var. (Yalnız KFC’de ketçap diye sulandırılmış salça veriyorlar, bilginiz olsun.) İstasyondaki döviz bürosunda komisyon alınmıyor. Ben de bunu görünce para bozmak için büroya girdim; bir miktar euro vardı üzerimde, bozayım şunu dedim. Parayı uzatıp beklemeye başladım. Veznedeki kadın bir sözleşme ve bir kalem uzattı, imza atmamı istedi. İmza mı? Nedenmiş?! Para bozduğum için merkez bankasının şartlarını kabul ettiğime dair imza atacakmışım da bilmemne… Bu nasıl bir bürokrasidir yahu? Para bozuyorum arkadaş, hisse senedi almıyorum! Neyse, imzaladık, kadın aldı kendisi de imzaladı falan kağıdı… Neticesinde parayı aldık.

İstasyondan şehir meydanına direkt metro hattı var. Küçük bir aktarma ile hızlı bir şekilde meydana gidebiliyorsunuz. Metro eski olsa da metro sonuçta. Önceden otel rezervasyonumuzu yapmıştık. (Bu arada şehirde otel fiyatları oldukça uygun. Bu yüzden hostel yerine otelde kalmayı tercih ettik.) Universitate durağında indik, burada metronun içinde Tourist Information Center da var. Buradan ücretsiz haritamızı da aldıktan sonra yukarıya çıktık. Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra da bu noktaya geri döndük. Bu arada otelde Belgrad’ta kaldığımız yerdeki asansörle yarışacak kötülükte bir asansör vardı. Biz bu iki asansörü Ölüm Asansörü olarak andık. Neden mi? İçine adım atıyorsun, beş santim aşağı çöküyor! Gıcır gıcır gıcır sesler çıkararak yukarı çıkıyor. 3 kişi binsen kesin tahtalı köyü boylarsın. Zaten içindeki yazıda da “… Persoane” yazıyordu, normalde yazan sayıyı karalayıp üzerine 2 yazmışlar! “Kanka ilk sen bin, hayır ilk sen bin” diyerek 10 dakika başında durduğumuz oldu. Neyse. Devamını Oku »

Üşü ile Interrail: Budapeşte’de Yaka Silkmek!

Budapeşte’ye ılık bir Pazartesi sabahında geldik. Uğradığımız hemen hemen her şehirde yaptığımız gibi önce işlek caddelerin yerini öğrenip kalacağımız yeri ona göre belirlemek istediğimiz için kalacağımız yerin rezervasyonunu henüz yapmamıştık. Ben her ziyaret ettiğim şehirden hatıra olarak bir şehir haritası aldığımdan trenden iner inmez Tourist Information Center’ın yerini aramaya başladım. Burası tren istasyonunun içinde, köşe bir noktada. Tam biz haritamızı almış incelerken iki tane Türk “Beyler, selamünaleyküm. Diskoları mı arıyorsunuz?” diye hemen atıldı. Türküz hacı, ayrıntılar ve simgesellik üzerine yağlı boya resim sergisi arayacak değiliz ya? Sağolsunlar, gösterdiler nerelere gitmemiz gerektiğini. Teşekkür edip yanlarından ayrıldık.

Yemek yedikten sonra Tuna nehrine doğru yürümeye başladık. Tren istasyonundan köprüye kadarki yürüyüş mesafesi yaklaşık yarım saat. Biz şehri keşfedebilmek için bu yolu yürümeyi tercih ettik, siz metroyu ya da diğer toplu taşıma araçlarını kullanabilirsiniz. Yolu yarılamışken, elimde haritayı gören adamın biri yanımıza yanaştı ve yardım isteyip istemediğimizi sordu. Teşekkür ettik ve gerek olmadığını söyledik. Herif bu sırada büyükçe bir salamlı sandviçi midesine indirmekle meşguldü. Ağzı dolu bir şekilde, “Hey, ben size bir şey satmaya çalışmıyorum. Sadece yardım etmek istiyorum!” falan gibi bir şeyler gevelemeye başlayınca, “İyi,” dedim, “Hadi, anlat bari.” Ve bu pis herif ağzından salam parçaları saça saça bize nerelere gitmemiz gerektiğini anlattı. Adam elimdeki haritayı ters çevirip, “Olwoys hold it loyk dis, moy frond!” diye tükürükler saçarken içimden “Hay haritana sıçayım! Ulan ağzını kapat be, her yerimi salamlı tükürüğe boğdun!” diye sövüyordum adama. Bu işkence dakikalarca devam etti.

Adamdan kurtulduktan sonra yolumuza devam ettik ve yolun sonundaki Vaci ismindeki caddeye vardık. Burası bizdeki İstiklal Caddesi’ne benzeyen işlek bir cadde. Yol boyunca etraftaki bütün hostellere baktık fakat hiçbirinde yer yoktu. Biz de ileriye doğru devam edip Jozsef Attila Caddesi’nin arkasına geçtik ve burada Zrinyi diye bir sokağın üzerinde bulunan Zrinyi Hostel’e gittik. Odamızı burada tuttuktan sonra şehri gezmeye devam ettik. Devamını Oku »

Üşü ile Interrail: Prag’da Bir Futbol Maçı!

29 Ağustos günü Bratislava’dan Prag’a geldik. Buraya bu tarihte gitmemizin en önemli sebeplerinden biri şuydu: 30 Ağustos günü Prag’da oynanacak olan Chelsea – Bayern Münih UEFA Süper Kupa maçı! Şehri gezerken bir yandan şehirdeki futbol atmosferini yaşamak ve o tarihi ana tanıklık etmek istiyorduk. Bu yüzden yolculuk planımızı yaparken Prag’ı 30 Ağustos’a almak için oldukça büyük bir uğraş verdik, yolu epey dolandırdık. Ama neticesinde bunu başarmış olduk.

Peki elimize ne geçti? Hemen hemen hiçbir şey! Birincisi, zaten maça biletimiz yoktu. Biletlere aylar öncesinden bakmıştım, çok pahalı olduğu için gereksiz görüp almamıştık. İkincisi de, bu maceradan şunu öğrendik: İngilizler bir yerde toplandıysa ve özellikle bunu futbol takımları için yapıyorlarsa o yerden koşar adımlarla kaçmak gerek! İngilizin sarhoşundan uzak dur. Önceki gün gezip tarihi dokusunu çok beğendiğimiz Prag, ertesi gün binlerce sarhoş İngilizin sağda solda bağırması ve sokaklara bira içerek dolanması ile bütün o büyülü atmosferini kaybetti. “Buranın en iyi gece kulübü nedir?” diye sorduğumuzda bize tarif ettikleri Karlovy Lázně isimli 5 katlı gece kulübünün önüne gittiğimizde 50’den fazla sarhoş İngiliz erkeğin diskonun önünde beklediğini gördük. Tam biz “Demek ki disko bunları içeri almamış” diye mutlu olmuşken hep birlikte içeriye doğru yönelmeye başladılar ve 50 erkek zorlanmadan mekana girebildiler. Mekanı bastılar desem daha doğru olur heralde! Biz de, “Bunlar bir de kupayı alırsa Cumartesi günümüz de hiç olacak!” diye düşünüp Chelsea’nin teknik direktörü Jose Mourinho’ya telepatik yöntemlerle şöyle seslendik: “Büyük üstat, kusura bakma, bugün Bayernliyiz. Bizi affet!” Devamını Oku »

Üşü ile Interrail: Bratislava’da İki Türk!

4,5 gündür Varşova’daydık ve bu harika şehirden çıkmayı hiç istemiyorduk. Bir sonraki durağımız olan Bratislava’da iki gün duracaktık; biz bunu bir güne düşürdük ve bu şekilde Varşova’da kalabileceğimiz kadar kaldık. Bratislava’dan sonra da Prag’a gideceğimiz için (ve 30 Ağustos günü Prag’da oynanacak UEFA Süper Kupa maçına denk gelip o atmosferi yaşayabilmek adına bunu özellikle planladığımız için) bir noktadan sonra oradan ayrılmak zorundaydık. Nihayet gitme vakti geldiğinde pencereden bu güzel şehre son kez baktım. Sonunda tren hareket etti ve içimiz buruk bir vaziyette Varşova’dan ayrıldık.

Elbette yeni bir şehir görecek olmanın heyecanı ile kendimizi avutabiliyorduk. Bratislava bizim umutlu olduğumuz şehirlerden biriydi, özellikle kızları konusunda bize çok fazla övülmüştü. Facebook’taki interrail gruplarından, interrail forumlarından ve Ekşi Sözlük’ten okuduğum kadarıyla da en çok altı çizilen nokta şehirdeki kızların çok güzel oluşuydu. Gerçi bu bizi çok fazla heyecanlandıran bir durum değildi artık, zira hem artık üstümüzde yorgunluk emareleri baş göstermeye başlamıştı, hem de gezdiğimiz şehirlerde binlerce güzel kız görmüştük ve “Bu gördüklerimizden daha güzel kızlar nasıl var olabilir?” diye düşünüyorduk artık. Yine de nasıl bir atmosferle karşılacağımızı merak etmiyor değildik tabii ki. 🙂

Şehre sabahın erken saatlerinde varacaktık. Trende uykumuzu yeterince alamadığımız için “İstasyonda çantalarımıza başımızı yaslayıp bir iki saat uyuruz” diye düşünüyorduk. Şehre vardığımızda perdeyi aralayıp pencereden dışarıya baktım, yağmur yağıyordu. Tren perona yanaştıktan sonra trenden hemen inip koşarak tren istasyonuna girdik. İstasyona girer girmez hayal kırıklığına uğramıştık; yolculuğun başından beri gördüğümüz en kötü tren istasyonuydu burası. Binası eskiydi, çok bakımsızdı ve oldukça da küçüktü. Duvarlarında asılı olan ilanlar bile 2006 yılına falan aitti. İstasyonun tek artısı şuydu: Ücretsiz wi-fi. Ben hostel rezervasyonumuzu zaten Varşova’dayken yapmıştım. Ama check-in saati bütün hostellerde olduğu gibi öğleden sonraydı ve biz de bu saati bir şekilde beklemek zorundaydık. Ben de bir köşeye çöktüm ve internete bağlanıp McDonalds’ların yerlerine bakmaya başladım. Gider, kahvaltı yaparız, sonra da bir kahve alıp check-in saatine kadar orada vakit geçiririz diye düşünüyordum. Bu sırada arkadaşım sigara içmek için dışarı çıkmak istedi. O ayağa kalkarken ben de telefondan başımı kaldırıp kapıya doğru baktım. İşte tam o anda istasyonun içinde dolaşan o korkunç yaratığı fark ettim: Beyaz Bela. Devamını Oku »

Üşü ile Interrail: “O” Şehir… Varşova.

Geleceği kurgulamaya ve sürekli yarınla ilgili planlar yapmaya çalışmaktansa spontane yaşamayı ve anın tadını çıkarmayı daha çok seviyorum. Sürekli bir gelecek kaygısı içinde kendini harap eden bir insana nazaran çok daha fazla mutlu olmak ve hayattan daha fazla keyif alabilmek de ancak bu şekilde mümkün olabiliyor bence. Bu durumu fark ettiğim andan bu yana yarın başıma ne geleceği de çok fazla umurumda değil artık. Uzun zamandır bu konuda tek düşündüğüm şey, ne olursa olsun suyun mutlaka bir şekilde yolunu bulduğu. Yine de çocukluğum boyunca bunun daha huzur verici bir seçenek olduğunun farkında değildim, bu nedenle -biraz da mühendis bir babadan miras kalan bir detaycılıkla- hep bir şeyleri planlayarak ve geleceğimi düşünerek yaşadım. “Bugünü” neredeyse hiç düşünmedim; onun yerine, bugün biraz mutlu olmaktansa yarın çok daha fazla mutlu olmayı tercih ederek kendimi düşünceler arasında boğdum. Bugün, kendimi plansız yaşayarak çok daha huzurlu hissediyorum ve böyle düşündüğüm için yarın da bu keyfimin kaçmayacağını biliyorum.

Hayatım boyunca kurduğum planlar arasında yurtdışında bir süre yaşamak vardı. Bu yüzden üniversitedeyken bir öğrenci değişim programıyla Madrid’e gidip bir yıla yakın bir süre yaşadım; fakat bu tecrübe beni kesmedi. Bundan sonraki durağımın neresi olacağını görmek için tek başıma 10 günlük bir interrail macerasına çıktım. Milano’yu, Paris’i, Brüksel’i, Mannheim’ı, Berlin’i ve Amsterdam’ı gezdim. Bunların hepsi güzel şehirler olsa da hepsi için asıl düşüncem şu oldu: “Bunların hiçbirisi benim için ‘O’ şehir değil”.  “O” şehir derken, yaşamak isteyebileceğim ve bana uygun olabileceğini düşündüğüm bir şehirdi kastettiğim. Arayışım, keşfetmeye çalıştığım şey buydu. Bu nedenle yolculuğumun ortalarından itibaren aklımdan en çok geçen şey aynı yolculuğun bir benzerini de Doğu Avrupa şehirlerini gezmek amacıyla tekrarlamaktı. Böylece hem Avrupa’nın çoğu önemli şehrini gezmiş olacaktım, hem de hayattaki bir sonraki durağımın hangi şehir olabileceğini düşünecektim. İlk interrailimi, gezmek istediğim Doğu Avrupa şehirlerini haritada işaretleyip, “Gelecek yaz, bu sefer yanıma iyi bir arkadaşımı alarak bu şehirleri gezmeyi düşünüyorum” diye günlüğüme not düşerek bitirdim.

Türkiye’ye döndükten sonra kendimi neden iyi bir gelecek için bu kadar hırpaladığımı düşünmeye başladım. Bunları düşünmeye başladıkça da kafamdaki gelecek planlarının hepsinden birer birer koptum. Doğu Avrupa interraili de her zaman kafamda olan planlardan biriydi ve beraber gideceğim arkadaşımı da ikna etmeyi başarmıştım aslında, ama bu “plancılıktan” kurtulduğum andan itibaren bu macera benim için bir eğlence ve kafa dağıtma şekline doğru evrildi. Bu sırada bir yanda üniversiteden mezun olmaya çalıştığım için kafam çok meşguldü, derslerim çok ağırdı ve Madrid’teki hayatımdan sonra Türkiye’de yaşamak bana hiç keyif vermiyordu. Ben de ne zaman bir sınav kötü geçse ya da kahve içerek ders kitapları başında sabahlasam kendimi Interrail ile avutmaya başladım. Sonunda okul bitti, başarıyla mezun oldum ve okul biter bitmez Interrail biletimi alıp vizeye başvurdum. (Vizemi aldığım ülke de, tesadüfe bakın ki, Polonya’ydı.) Devamını Oku »

Üşü ile Interrail: Buraya Viyana Kapıları Esprisi Gelecek.

Lübliyana’dan Viyana’ya doğru gelirken gece orada kalıp kalmayacağımız hakkında bir fikrimiz yoktu. Hostel rezervasyonu yapmamıştık. Gidip, şehri görüp, ışık gördüğümüz takdirde bir gün daha kalmayı uygun gördük. Berbat bir yolculuktan sonra Viyana’ya vardığımızda Sofya’da, Belgrad’da, Zagreb’de, Split’te ve Lübliyana’da sınırlı ölçüde görebildiğimiz bir şeyi bütün çıplaklığıyla karşımızda bulacaktık: Medeniyet. Adamlar öyle bir tren istasyonu yapmış ki iç mimarisinin bizim Atatürk Havalimanı’ndan farkı yok. Daha ayağımızı basar basmaz şehirdeki Almanyavari düzen hemen dikkatimizi çekti. Çantalarımızı dolaba koyup kilitledikten sonra şehri gezmeye başladık.

Hemen hemen her şeyi güzel Viyana’nın. Mimarisi harika, şehri düzenli, insanları gayet medeni. Şehrin tek problemi var, o da içinde çok fazla Türkün yaşıyor olması. Öyle ki, Türkçe duymadan bir sokağın bir ucundan diğer ucuna yürümek çoğu zaman mümkün olmuyor. Bu sizin için bir problem mi bilmiyorum. Kimisi bu durumdan hoşlanabilir, “Ne güzel, gurbet gibi olmaz” gibi düşünebilir. Kişisine göre değişen bir şey bu. Ama benim hoşuma gitmiyor her yerde Türk olması çünkü bunların önemli bir kısmı nerede nasıl davranacağını bilmiyor ve bu adamlar yüzünden yabancılar da size ön yargı ile bakıyorlar. O ön yargıyı kırmakla uğraşmak da çok zor oluyor. Devamını Oku »

Üşü ile Interrail: Beş Dakikada Lübliyana

Split gibi güzel bir şehirden ayrılmanın büyük hüznü ile yeni bir şehir görecek olmanın tatlı heyecanı arasında gidip gelen tuhaf bir ruh hali ile vardık Lübliyana’ya. Oraya giderken neyle karşılaşacağımızı aşağı yukarı biliyorduk: Küçük bir şehir, güzel kızlar ve abartılı olmayan bir gece hayatı. Gittiğimizde ise şunu gördük: MİNİCİK bir şehir, ÇOK güzel kızlar ve OLMAYAN bir gece hayatı. 🙂

Şehir o kadar küçük ki, şehir haritasında şehir merkezini ortalayan üç büyük çember bulunuyordu ve en dışta olan çember yürüyerek 15 dakikalık mesafeyi gösteriyordu. Buraları yürüdüğünüzde de zaten şehirde gezilecek bir yer kalmıyor. Bu son çemberin biraz daha dışında kalan bölgeleri de zaten şehir diye tanımlamazsınız. İşte o kadar ufak bir yer Lübliyana. Şehrin nüfusunun yaş ortalaması da inanılmaz yüksek. Öyle ki şehrin sokaklarında kısa bir tur attıktan sonra -dünyanın her yerinde artan şehir nüfuslarının aksine- Lübliyana’daki nüfusun 100 sene sonra en azından yarılanacağını düşünmemek mümkün değil. Belki de bütün gençler yurtdışına tatile gitmişti, bilemiyorum. (Gerçi koca şehirde 60.000 öğrenci varmış. Hepsi şehirde kalsa ne olur?) Devamını Oku »

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.