Anasayfa / Seyahat, Gezi ve Interrail

Seyahat, Gezi ve Interrail

Tatile Gitmenin Anlamsızlığı Üzerine…

30 Ağustos tarihi beraber yolculuk yaptığım arkadaşım için uzun zamandır anlamlı bir tarih, tabii benim için de öyle. Hayır, Zafer Bayramı geyiğini demiyorum, ne alakası var?! Kendi içimizde ayrı bir önemi var 30 Ağustos tarihinin, çünkü her yıl o günü birlikte geçiriyoruz ve bunlar hep tesadüfen oluşuyor, genellikle de harika günler oluyor. 2011’de beni Madrid’e uğurladığı tarih mesela; 2012’de birlikte Kemer Inferno’da zıplayarak coştuğumuz, 2013’te Interrail’de kim bilir hangi şehirde olduğumuz, 2014’te Malta’da kim bilir hangi kızla salsa yapmaya çalışıp eğlendiğimiz tarih. Yıllardır hep bu tarihe böyle güzel şeyler denk geldi, isteyerek, planlayarak oluşturduğumuz bir şey de değil, geçen yıl tesadüfen fark ettik bunu.

30 Ağustos tarihlerinin bir başka anlamı da var. “Kemer sonrası depresyonu” (Post-Kemer depression) olarak literatüre geçirdiğim bir kavramı ortaya çıkartan bir gün aslında. Aynı zamanda bu yıl tatile çıkmamamın da nedeni olan bir kavram. Bu kavramın ortaya çıkmasının ardından bir yıl sonra aynı hissiyatı tekrar yaşamış biri olarak bu konuda oldukça doluyum. Peki nedir bu Post-Kemer depression? (Modern tıpta PKD olarak geçer. :() Nedir bu bilim dünyasına kattığım muhteşem artı değer? Ne anlama geliyor Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından “adam haklı la, vay amg” şeklinde değerlendirilen bu olağanüstü yasa?

İzninizle hemen açıklayayım.

Devamını Oku »

Türk! Interrail, Dolaş, Güven.

2013 yazında Doğu Avrupa ülkelerini kapsayan bir aylık bir Interrail turuna çıkmıştım. (Vay anasını, neredeyse iki yıl olmuş!) Ondan bir sene önce de Batı Avrupa başkentlerini gezmek için 10 günlük bir Interrail turu yapmıştım. İlk yolculuğa çıkışım esnasında henüz blog yazarlığı yapmıyordum, ama ikincisini gerçekleştirirken yola çıkmadan önce, yolculuk esnasında ve yurda döndükten sonra yaşadıklarımı, yaptıklarımı ve sahip olduğum bütün bilgileri okurlarımla sürekli paylaşmaya çalıştım. Blogda Interrail etiketi ile arama yaparsanız bu konuda onlarca yazı bulabilirsiniz. (Özellikle “10 Soruda Interrail: Interrail Planım İle İlgili Her Şey!” başlıklı yazıyı okumanızı öneririm.)

Takip edenler fark etmiştir; bir süredir vakitsizlikten dolayı yazı yazamıyordum. Hazır elimi atmışken bilgilendirici bir yazıyla geri dönmek istedim. Yaz aylarına girmekte olduğumuz şu güzel günlerde Interrail dosyasını yeniden açalım diyorum. Hem yapacak olanlara tecrübelerimi aktarmış olayım, hem de bilmeyenler duymuş olsun.

İlk olarak Interrail nedir onu paylaşalım; bilen var, bilmeyen var.

Devamını Oku »

Üşü ile Dünya Turu: Yunanistan, Atina, Gazi

Bu yazıyı yaklaşık 1 aylık bir gecikmeyle yazıyorum. Bu gecikme için hepinizden özür dilerim. Ask.fm sayfama gönderdiğiniz sorularla olsun, e-maillerinizle olsun, yazmaya söz verdiğim bu yazıyı her platformdan sürekli bana hatırlatıp yazmam için başımın etini yediniz. Gerçekten yoğun ve yorucu bir dönemden geçiyordum. Aslında biraz değil, epey; son 2-3 aylık periyotta uyku uyumaya bile zar zor vakit bulabildim. Bu süreçte bana sabrettiğiniz için teşekkürler. Hiç yalnız bırakmadınız, sürekli mail ve soru göndererek yanımda olduğunuzu hissettirdiniz. Zorlu çalışma periyodu, hafta sonları evden çalışmak zorunda kaldığım o süreç geride kaldı diyebiliriz artık… Bundan sonra daha rahat yazı yazabileceğimi düşünüyorum.

Gelelim Yunanistan’a. İsterseniz önce “Neden Atina’ya gittim?” temalı bir giriş yapayım, uçak biletimi aldığımda neler hissediyordum, kısaca bir anlatayım.

2013 Eylül’üne gidelim. Çıktığım Doğu Avrupa Interrail macerası yeni bitmişti; Polonya’nın soğuk havasıyla harman olmuş sıcaklığını, Çek Cumhuriyeti’nin tarihi dokusunu, Hırvatistan’ın muhteşem denizini, Bulgaristan’ın güzel kızlarını, Sırbistan’ın onlar-insansa-ben-hayvanım’larını ve  diğer bütün güzellikleri tecrübe etmemin ardından, psikolojisi çökmüş mutsuz insanların ülkesi Türkiye’ye geri dönmüştüm. Başlarda, ilk birkaç gün, bu durum bana pek koymadı. Arkadaşlarımı gördüm, kuaförüme gidip doğru düzgün tıraş oldum, annemin yemeklerinden yedim, vesaire… Birkaç gün sonra ait olmadığım bu topraklarda depresyonlardan depresyon beğenirken buldum kendimi. Bok gibiydi. Sonra kendimi bir şeyler yazmaya verdim, uzun süre iş aramadım. Biliyorsunuz, o yaz üniversiteden mezun olmuştum. Bir süre ne yapacağımı bilemedim; yapabileceklerime baktım ve aslında çok düşünmedim, kafa dinledim sadece. Sonra sıkıntı ağır basmaya başladı. Etrafımın da telkinlerine dayanamadım ve iş arama sürecine girdim. Yaklaşık 3 aylık bir acılı sürecin ardından, kısacası toplam 5 aylık bir boşluğun sonrasında bir şekilde beni sürükleyecek bir akıntıya bırakabilmiştim kendimi. Birkaç hafta gidip geldim işe. Ekibimi tanıdım. Sonra biraz kendimi toplayınca bir delilik yapma isteği geldi içime birden. Baktım ki şirkette ortam güzel, müdürlerimden de izin alabilecek kıvamdayım; bir gece yarısı deliliğim tuttu, kaldırdım telefonu, beraber Interrail yaptığım arkadaşı aradım. “Efendim,” dedi bizimki uykulu uykulu. “Hazırlan,” dedim. “Yunanistan’a gidiyoruz!”

Devamını Oku »

Bu Yazıyı Her Üniversite Öğrencisine Okutun!

Uzun süre yurt dışında yaşamış ve farklı kültürlere ait insanlar tanımış olmamın düşünsel olarak bulunduğum noktaya gelmemdeki katkısını yadsıyamam. Dilini, kültürünü ve adetlerini hiç bilmediğim bir ülkeye gidip orada aylarca kendi başımın çaresine bakabilmek, tanıştığım tüm o yabancı insanlara kendimi kabul ettirebilmiş olmak, yurt dışında kendime yeni bir hayat düzeni kurabilmek… Bütün bunlar geçmişte başarıyla geçtiğim zorlu sınavlardı. Bugün bu tecrübelerin bana kattıklarını fark etmemem mümkün değil. Bunların farkında olduğum için her fırsatta insanlara yurt dışına çıkmayı tavsiye edip duruyorum. Yazılarımı uzun süredir takip edenler hatırlayacaklardır; daha önce seyahat etmenin insana kattığı şeylerle ilgili bir yazı yazmıştım ve bu yazıda Interrail, AGH gibi seçeneklerle kısa süreli de olsa oldukça düşük maliyetlerle yurt dışına çıkabileceğinizden bahsetmiştim. Şu an yazdığım yazıyı da o yazının devamı gibi düşünün; fakat bu sefer kısa süreli seçeneklerden değil, gayet uzun süreli bir tecrübe fırsatından ve bunun nasıl makul bütçelerle halledilebileceğinden bahsedeceğim. Lafı uzatmanın anlamı yok, olayı tek kelimeyle özetlesem yeter: Erasmus!

VgyqmCDF

Uuu beybi!

Devamını Oku »

Üşü ile Interrail: Romanya’da bir ADAM.

Budapeşte’de iki akşam geçirdikten sonra trene binip Bükreş’e geçtik. Bükreş, göreceğimiz son şehirdi; buradan hareket ederek Sofya üzerinden trenle İstanbul’a geçmeyi planlıyorduk. Yaklaşık bir aydır yollardaydık; neredeyse her günü sarhoş geçirmiştik, birer defa hasta olmuştuk ve bedenen çok yorulduğumuzu hissediyorduk. Bükreş’te kalan enerjimizi son damlalarına kadar tüketip iyice eğlendikten sonra İstanbul’a öyle dönmeyi amaçlıyorduk.

Budapeşte’den gelen trenin durduğu istasyon (Gara de Nord) oldukça ilkel; ama yine de Wi-fi sıkıntısı yok ve karın doyurabilmek için McDonalds, KFC gibi restoranlar var. (Yalnız KFC’de ketçap diye sulandırılmış salça veriyorlar, bilginiz olsun.) İstasyondaki döviz bürosunda komisyon alınmıyor. Ben de bunu görünce para bozmak için büroya girdim; bir miktar euro vardı üzerimde, bozayım şunu dedim. Parayı uzatıp beklemeye başladım. Veznedeki kadın bir sözleşme ve bir kalem uzattı, imza atmamı istedi. İmza mı? Nedenmiş?! Para bozduğum için merkez bankasının şartlarını kabul ettiğime dair imza atacakmışım da bilmemne… Bu nasıl bir bürokrasidir yahu? Para bozuyorum arkadaş, hisse senedi almıyorum! Neyse, imzaladık, kadın aldı kendisi de imzaladı falan kağıdı… Neticesinde parayı aldık.

İstasyondan şehir meydanına direkt metro hattı var. Küçük bir aktarma ile hızlı bir şekilde meydana gidebiliyorsunuz. Metro eski olsa da metro sonuçta. Önceden otel rezervasyonumuzu yapmıştık. (Bu arada şehirde otel fiyatları oldukça uygun. Bu yüzden hostel yerine otelde kalmayı tercih ettik.) Universitate durağında indik, burada metronun içinde Tourist Information Center da var. Buradan ücretsiz haritamızı da aldıktan sonra yukarıya çıktık. Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra da bu noktaya geri döndük. Bu arada otelde Belgrad’ta kaldığımız yerdeki asansörle yarışacak kötülükte bir asansör vardı. Biz bu iki asansörü Ölüm Asansörü olarak andık. Neden mi? İçine adım atıyorsun, beş santim aşağı çöküyor! Gıcır gıcır gıcır sesler çıkararak yukarı çıkıyor. 3 kişi binsen kesin tahtalı köyü boylarsın. Zaten içindeki yazıda da “… Persoane” yazıyordu, normalde yazan sayıyı karalayıp üzerine 2 yazmışlar! “Kanka ilk sen bin, hayır ilk sen bin” diyerek 10 dakika başında durduğumuz oldu. Neyse. Devamını Oku »

Üşü ile Interrail: Budapeşte’de Yaka Silkmek!

Budapeşte’ye ılık bir Pazartesi sabahında geldik. Uğradığımız hemen hemen her şehirde yaptığımız gibi önce işlek caddelerin yerini öğrenip kalacağımız yeri ona göre belirlemek istediğimiz için kalacağımız yerin rezervasyonunu henüz yapmamıştık. Ben her ziyaret ettiğim şehirden hatıra olarak bir şehir haritası aldığımdan trenden iner inmez Tourist Information Center’ın yerini aramaya başladım. Burası tren istasyonunun içinde, köşe bir noktada. Tam biz haritamızı almış incelerken iki tane Türk “Beyler, selamünaleyküm. Diskoları mı arıyorsunuz?” diye hemen atıldı. Türküz hacı, ayrıntılar ve simgesellik üzerine yağlı boya resim sergisi arayacak değiliz ya? Sağolsunlar, gösterdiler nerelere gitmemiz gerektiğini. Teşekkür edip yanlarından ayrıldık.

Yemek yedikten sonra Tuna nehrine doğru yürümeye başladık. Tren istasyonundan köprüye kadarki yürüyüş mesafesi yaklaşık yarım saat. Biz şehri keşfedebilmek için bu yolu yürümeyi tercih ettik, siz metroyu ya da diğer toplu taşıma araçlarını kullanabilirsiniz. Yolu yarılamışken, elimde haritayı gören adamın biri yanımıza yanaştı ve yardım isteyip istemediğimizi sordu. Teşekkür ettik ve gerek olmadığını söyledik. Herif bu sırada büyükçe bir salamlı sandviçi midesine indirmekle meşguldü. Ağzı dolu bir şekilde, “Hey, ben size bir şey satmaya çalışmıyorum. Sadece yardım etmek istiyorum!” falan gibi bir şeyler gevelemeye başlayınca, “İyi,” dedim, “Hadi, anlat bari.” Ve bu pis herif ağzından salam parçaları saça saça bize nerelere gitmemiz gerektiğini anlattı. Adam elimdeki haritayı ters çevirip, “Olwoys hold it loyk dis, moy frond!” diye tükürükler saçarken içimden “Hay haritana sıçayım! Ulan ağzını kapat be, her yerimi salamlı tükürüğe boğdun!” diye sövüyordum adama. Bu işkence dakikalarca devam etti.

Adamdan kurtulduktan sonra yolumuza devam ettik ve yolun sonundaki Vaci ismindeki caddeye vardık. Burası bizdeki İstiklal Caddesi’ne benzeyen işlek bir cadde. Yol boyunca etraftaki bütün hostellere baktık fakat hiçbirinde yer yoktu. Biz de ileriye doğru devam edip Jozsef Attila Caddesi’nin arkasına geçtik ve burada Zrinyi diye bir sokağın üzerinde bulunan Zrinyi Hostel’e gittik. Odamızı burada tuttuktan sonra şehri gezmeye devam ettik. Devamını Oku »

Üşü ile Interrail: Prag’da Bir Futbol Maçı!

29 Ağustos günü Bratislava’dan Prag’a geldik. Buraya bu tarihte gitmemizin en önemli sebeplerinden biri şuydu: 30 Ağustos günü Prag’da oynanacak olan Chelsea – Bayern Münih UEFA Süper Kupa maçı! Şehri gezerken bir yandan şehirdeki futbol atmosferini yaşamak ve o tarihi ana tanıklık etmek istiyorduk. Bu yüzden yolculuk planımızı yaparken Prag’ı 30 Ağustos’a almak için oldukça büyük bir uğraş verdik, yolu epey dolandırdık. Ama neticesinde bunu başarmış olduk.

Peki elimize ne geçti? Hemen hemen hiçbir şey! Birincisi, zaten maça biletimiz yoktu. Biletlere aylar öncesinden bakmıştım, çok pahalı olduğu için gereksiz görüp almamıştık. İkincisi de, bu maceradan şunu öğrendik: İngilizler bir yerde toplandıysa ve özellikle bunu futbol takımları için yapıyorlarsa o yerden koşar adımlarla kaçmak gerek! İngilizin sarhoşundan uzak dur. Önceki gün gezip tarihi dokusunu çok beğendiğimiz Prag, ertesi gün binlerce sarhoş İngilizin sağda solda bağırması ve sokaklara bira içerek dolanması ile bütün o büyülü atmosferini kaybetti. “Buranın en iyi gece kulübü nedir?” diye sorduğumuzda bize tarif ettikleri Karlovy Lázně isimli 5 katlı gece kulübünün önüne gittiğimizde 50’den fazla sarhoş İngiliz erkeğin diskonun önünde beklediğini gördük. Tam biz “Demek ki disko bunları içeri almamış” diye mutlu olmuşken hep birlikte içeriye doğru yönelmeye başladılar ve 50 erkek zorlanmadan mekana girebildiler. Mekanı bastılar desem daha doğru olur heralde! Biz de, “Bunlar bir de kupayı alırsa Cumartesi günümüz de hiç olacak!” diye düşünüp Chelsea’nin teknik direktörü Jose Mourinho’ya telepatik yöntemlerle şöyle seslendik: “Büyük üstat, kusura bakma, bugün Bayernliyiz. Bizi affet!” Devamını Oku »

Üşü ile Interrail: Bratislava’da İki Türk!

4,5 gündür Varşova’daydık ve bu harika şehirden çıkmayı hiç istemiyorduk. Bir sonraki durağımız olan Bratislava’da iki gün duracaktık; biz bunu bir güne düşürdük ve bu şekilde Varşova’da kalabileceğimiz kadar kaldık. Bratislava’dan sonra da Prag’a gideceğimiz için (ve 30 Ağustos günü Prag’da oynanacak UEFA Süper Kupa maçına denk gelip o atmosferi yaşayabilmek adına bunu özellikle planladığımız için) bir noktadan sonra oradan ayrılmak zorundaydık. Nihayet gitme vakti geldiğinde pencereden bu güzel şehre son kez baktım. Sonunda tren hareket etti ve içimiz buruk bir vaziyette Varşova’dan ayrıldık.

Elbette yeni bir şehir görecek olmanın heyecanı ile kendimizi avutabiliyorduk. Bratislava bizim umutlu olduğumuz şehirlerden biriydi, özellikle kızları konusunda bize çok fazla övülmüştü. Facebook’taki interrail gruplarından, interrail forumlarından ve Ekşi Sözlük’ten okuduğum kadarıyla da en çok altı çizilen nokta şehirdeki kızların çok güzel oluşuydu. Gerçi bu bizi çok fazla heyecanlandıran bir durum değildi artık, zira hem artık üstümüzde yorgunluk emareleri baş göstermeye başlamıştı, hem de gezdiğimiz şehirlerde binlerce güzel kız görmüştük ve “Bu gördüklerimizden daha güzel kızlar nasıl var olabilir?” diye düşünüyorduk artık. Yine de nasıl bir atmosferle karşılacağımızı merak etmiyor değildik tabii ki. 🙂

Şehre sabahın erken saatlerinde varacaktık. Trende uykumuzu yeterince alamadığımız için “İstasyonda çantalarımıza başımızı yaslayıp bir iki saat uyuruz” diye düşünüyorduk. Şehre vardığımızda perdeyi aralayıp pencereden dışarıya baktım, yağmur yağıyordu. Tren perona yanaştıktan sonra trenden hemen inip koşarak tren istasyonuna girdik. İstasyona girer girmez hayal kırıklığına uğramıştık; yolculuğun başından beri gördüğümüz en kötü tren istasyonuydu burası. Binası eskiydi, çok bakımsızdı ve oldukça da küçüktü. Duvarlarında asılı olan ilanlar bile 2006 yılına falan aitti. İstasyonun tek artısı şuydu: Ücretsiz wi-fi. Ben hostel rezervasyonumuzu zaten Varşova’dayken yapmıştım. Ama check-in saati bütün hostellerde olduğu gibi öğleden sonraydı ve biz de bu saati bir şekilde beklemek zorundaydık. Ben de bir köşeye çöktüm ve internete bağlanıp McDonalds’ların yerlerine bakmaya başladım. Gider, kahvaltı yaparız, sonra da bir kahve alıp check-in saatine kadar orada vakit geçiririz diye düşünüyordum. Bu sırada arkadaşım sigara içmek için dışarı çıkmak istedi. O ayağa kalkarken ben de telefondan başımı kaldırıp kapıya doğru baktım. İşte tam o anda istasyonun içinde dolaşan o korkunç yaratığı fark ettim: Beyaz Bela. Devamını Oku »

Üşü ile Interrail: “O” Şehir… Varşova.

Geleceği kurgulamaya ve sürekli yarınla ilgili planlar yapmaya çalışmaktansa spontane yaşamayı ve anın tadını çıkarmayı daha çok seviyorum. Sürekli bir gelecek kaygısı içinde kendini harap eden bir insana nazaran çok daha fazla mutlu olmak ve hayattan daha fazla keyif alabilmek de ancak bu şekilde mümkün olabiliyor bence. Bu durumu fark ettiğim andan bu yana yarın başıma ne geleceği de çok fazla umurumda değil artık. Uzun zamandır bu konuda tek düşündüğüm şey, ne olursa olsun suyun mutlaka bir şekilde yolunu bulduğu. Yine de çocukluğum boyunca bunun daha huzur verici bir seçenek olduğunun farkında değildim, bu nedenle -biraz da mühendis bir babadan miras kalan bir detaycılıkla- hep bir şeyleri planlayarak ve geleceğimi düşünerek yaşadım. “Bugünü” neredeyse hiç düşünmedim; onun yerine, bugün biraz mutlu olmaktansa yarın çok daha fazla mutlu olmayı tercih ederek kendimi düşünceler arasında boğdum. Bugün, kendimi plansız yaşayarak çok daha huzurlu hissediyorum ve böyle düşündüğüm için yarın da bu keyfimin kaçmayacağını biliyorum.

Hayatım boyunca kurduğum planlar arasında yurtdışında bir süre yaşamak vardı. Bu yüzden üniversitedeyken bir öğrenci değişim programıyla Madrid’e gidip bir yıla yakın bir süre yaşadım; fakat bu tecrübe beni kesmedi. Bundan sonraki durağımın neresi olacağını görmek için tek başıma 10 günlük bir interrail macerasına çıktım. Milano’yu, Paris’i, Brüksel’i, Mannheim’ı, Berlin’i ve Amsterdam’ı gezdim. Bunların hepsi güzel şehirler olsa da hepsi için asıl düşüncem şu oldu: “Bunların hiçbirisi benim için ‘O’ şehir değil”.  “O” şehir derken, yaşamak isteyebileceğim ve bana uygun olabileceğini düşündüğüm bir şehirdi kastettiğim. Arayışım, keşfetmeye çalıştığım şey buydu. Bu nedenle yolculuğumun ortalarından itibaren aklımdan en çok geçen şey aynı yolculuğun bir benzerini de Doğu Avrupa şehirlerini gezmek amacıyla tekrarlamaktı. Böylece hem Avrupa’nın çoğu önemli şehrini gezmiş olacaktım, hem de hayattaki bir sonraki durağımın hangi şehir olabileceğini düşünecektim. İlk interrailimi, gezmek istediğim Doğu Avrupa şehirlerini haritada işaretleyip, “Gelecek yaz, bu sefer yanıma iyi bir arkadaşımı alarak bu şehirleri gezmeyi düşünüyorum” diye günlüğüme not düşerek bitirdim.

Türkiye’ye döndükten sonra kendimi neden iyi bir gelecek için bu kadar hırpaladığımı düşünmeye başladım. Bunları düşünmeye başladıkça da kafamdaki gelecek planlarının hepsinden birer birer koptum. Doğu Avrupa interraili de her zaman kafamda olan planlardan biriydi ve beraber gideceğim arkadaşımı da ikna etmeyi başarmıştım aslında, ama bu “plancılıktan” kurtulduğum andan itibaren bu macera benim için bir eğlence ve kafa dağıtma şekline doğru evrildi. Bu sırada bir yanda üniversiteden mezun olmaya çalıştığım için kafam çok meşguldü, derslerim çok ağırdı ve Madrid’teki hayatımdan sonra Türkiye’de yaşamak bana hiç keyif vermiyordu. Ben de ne zaman bir sınav kötü geçse ya da kahve içerek ders kitapları başında sabahlasam kendimi Interrail ile avutmaya başladım. Sonunda okul bitti, başarıyla mezun oldum ve okul biter bitmez Interrail biletimi alıp vizeye başvurdum. (Vizemi aldığım ülke de, tesadüfe bakın ki, Polonya’ydı.) Devamını Oku »

Üşü ile Interrail: Buraya Viyana Kapıları Esprisi Gelecek.

Lübliyana’dan Viyana’ya doğru gelirken gece orada kalıp kalmayacağımız hakkında bir fikrimiz yoktu. Hostel rezervasyonu yapmamıştık. Gidip, şehri görüp, ışık gördüğümüz takdirde bir gün daha kalmayı uygun gördük. Berbat bir yolculuktan sonra Viyana’ya vardığımızda Sofya’da, Belgrad’da, Zagreb’de, Split’te ve Lübliyana’da sınırlı ölçüde görebildiğimiz bir şeyi bütün çıplaklığıyla karşımızda bulacaktık: Medeniyet. Adamlar öyle bir tren istasyonu yapmış ki iç mimarisinin bizim Atatürk Havalimanı’ndan farkı yok. Daha ayağımızı basar basmaz şehirdeki Almanyavari düzen hemen dikkatimizi çekti. Çantalarımızı dolaba koyup kilitledikten sonra şehri gezmeye başladık.

Hemen hemen her şeyi güzel Viyana’nın. Mimarisi harika, şehri düzenli, insanları gayet medeni. Şehrin tek problemi var, o da içinde çok fazla Türkün yaşıyor olması. Öyle ki, Türkçe duymadan bir sokağın bir ucundan diğer ucuna yürümek çoğu zaman mümkün olmuyor. Bu sizin için bir problem mi bilmiyorum. Kimisi bu durumdan hoşlanabilir, “Ne güzel, gurbet gibi olmaz” gibi düşünebilir. Kişisine göre değişen bir şey bu. Ama benim hoşuma gitmiyor her yerde Türk olması çünkü bunların önemli bir kısmı nerede nasıl davranacağını bilmiyor ve bu adamlar yüzünden yabancılar da size ön yargı ile bakıyorlar. O ön yargıyı kırmakla uğraşmak da çok zor oluyor. Devamını Oku »

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.