Anasayfa / Ateş Püsküren Uzun Yazılar

Ateş Püsküren Uzun Yazılar

Ailelerimiz Tarafından Anlaşılamamak Üzerine…

Okulu bitirdikten sonra babamın beni yanına çağırıp söylediği cümleyi unutamıyorum: “2 şey kaldı oğlum: İyi bir iş, iyi bir eş.”  “Ah be baba, ben nerdeyim, sen nerdesin” de diyemiyorsun ki adam böyle şeyler söylediğinde, he diyorsun, geçiyorsun. Adam öyle görmüş, öyle alışmış, doğru olarak onu bellemiş neticede. Ne benim evlilikle, bağlılıkla ilgili düşüncelerimden haberdar, ne hayatımda birinin olup olmadığından, ne de ideallerimden. 2014’te yaşamıyorlar ki. Hayır, anlatsan, “baba zaten hayatımda biri var” desen, bu sefer “getir bir görelim” diyecek, kızı müstakbel gelin tribine sokup el öptüre öptüre gezdirecekler evin içinde leş gibi. Bluzla muluzla tanıştığım, Starbucks’larda buluştuğum, beraber kırmızı şarap yudumlayıp Doğu Avrupa sineması hakkında atıp tutuştuğum caanım kızı iki dakikada Türkmen beyi eşine çevirecekler en yöreselinden. Yörük yörük dolandıracaklar kızı evde. “LANET OLSUN SUSUUUN!!” diye bağıracaksın içinden ama bir şey de söyleyemeyeceksin kırmamak için. Öylece hürpletilecek Türk kahveleri, yenilecek kuruyemişler. Her gün yeni bir facepalm projesi gibi.

Yok baba, kalsın.

Devamını Oku »

“Karşılıksız” Sevgi Üzerine…

Babam eskiden izlediği pek çok siyaset programının yanı sıra Mehmet Altan ve Eser Karakaş’ın televizyon programını da izlerdi. (Biliyorsunuz, kendisi Sünni.) Lisedeyken onunla beraber ben de oturup o programlarda neler konuşulduğuna kulak kabartırdım. Ekonominin her şeye rağmen ne kadar iyi gittiğinden bahseden, askerin siyasetten tam anlamıyla çıkartılmasını talep eden bu amcalar hükümetin “liberal” kanadını temsil ederlerdi; insan hakları, demokrasi ve insani yaşam indekslerinden bahsederler, Ak Parti hakkında kafasında soru işaretleri taşıyan izleyicilere “Erdoğan artık ‘Milli Görüş gömleği’ giymiyor, inanmazsanız bize bakın, Avrupa Birliği’ne girmekten falan bahsediyoruz, baksanıza!” mesajı verirlerdi. Artık bu adamlar piyasada pek yoklar. Devir değişti, parti içine kapandı, “özüne” döndü ve bu amcalar geç kalmış eleştirilerin dozunu arttırdıkça televizyonda onlara ayrılan yer giderek daha fazla azaldı. Ama onlar varken, özellikle 2011 öncesinde, babam onları severek takip eder, “Türkiye’de düzgün adamlar da var!” diye gurur duyarak programlarını izlerdi. Tıpkı zamanında Fethullah Gülen hakkında, Hakan Şükür, Abdüllatif Şener, Ertuğrul Günay ve daha pek çok isim hakkında söylediği gibi, onlar için de söylediği güzel sözler vardı. Şimdi hepsiyle beraber onları da sattı. Sorsan neler neler söyler şimdi haklarında… Onun gemisindeysen koşulsuz bir sevgi görüyordun, destekleniyordun. Gemiden indiğin anda ise artık yok hükmündeydin. “Benim duymak istediklerimi söylediğin sürece iyi bir adamsın” demek gibi bir şeydi bu, kısacası.

Babamın çocukluktan itibaren gözlemlediğim bu tavrı bana insanları anlamak konusunda önemli ipuçları verdi diyebilirim. Sonra evden çıktım ve diğer insanları da gözlemlemeye başladım. Her şahit olduğum örnek, kafamdaki bu düşünceyi biraz daha pekiştirdi ve belirginleştirdi. Bugün, belki de yaptığım bu çıkarımlardan ötürü, insanların insanları neden sevdiğine ve desteklediğine çok daha rasyonel bir gözle bakabiliyorum. Bu yazı biraz bunlar üzerine olacak. Yani, sevgi üzerine…

Devamını Oku »

Dışa Kapalı Türkiye, Dış Kapının Dış Mandalı Kapıkule

Mantıklı nedenlerle karşı çıkılsa anlarım; ama Avrupa Birliği’ne körü körüne karşı olan, Batılılara anlamsız bir nefret duyan insanları anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. “Avrupalılar şemsiyeyi pencerelerden sokaklara döktükleri boklar yüzünden icat etmişler!” falan diyerek Batı toplumlarını küçümsemeye çalışan, yıllarca Batı’nın gerisinde kalmanın ezikliğinden bu şekilde kurtulduğunu zanneden ilginç insanlar var bu ülkede. Oysa durup biraz düşünebilseydik, bugün elimizdeki pek çok kazanımı -oturduğumuz apartmanlardaki doğal gaz borularının durup dururken havaya uçmamasını dahi- AB ile yürütülen müzakereler sayesinde sahip olabildiğimiz bir tutam AB standardına borçlu olduğumuzu görebilirdik. Fakat bunu göremeyen insanlar yüzünden 1963 yılından bu yana Avrupa Birliği kapısında keriz gibi bekletiliyoruz.  Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde geldiği son durumdan haberdar mısınız bilmiyorum. İsterseniz ben 2005 yılından bu yana gelinen noktayı size kısaca özetleyeyim: 2013 yılı itibariyle, üyelik müzakerelerinde açılması gereken 33 fasıldan henüz yalnızca 13’ü açılabildi. Bizden iki yıl önce üyelik başvurusu yapan Hırvatistan ise geçtiğimiz aylarda AB’nin 28. üyesi olmayı başardı! Elbette bu başarısızlığın bahanesi de hazır: “Bizi aralarına almıyorlar; çünkü Avrupa Birliği Müslümanlara karşı!” Oysa neresinden bakarsan bak, ortada büyük bir çuvallama söz konusu; fakat bu şikayet toplumda gür bir şekilde seslendirilmeyince bunu söylemenin de pek bir kıymeti harbiyesi kalmıyor tabii ki. Sokaktaki insanlara “AB politikamız berbat, yıllardır AB’ye giremiyoruz… Ne düşünüyorsun?” diye sorulduğunda, “Avrupa’da da gıriz var, orda da iş yokku!” deyip geçiyor adamlar. Sokaktaki insanların pek çoğunun AB’ye katılmanın ülkeye katacaklarından haberi yok. Yalnızca bugünü düşündüğümüz için, kimsenin gözü kendi çıkarından başka hiçbir şeyi görmediği için burada böyle tıkandık kaldık işte.

20091220010439yajbrljjxofjhji

Fasıl mı dedin?! Ahaay canım benim bee! Dert ettiğin şeye bak!

Devamını Oku »

Açıklıyorum: Ben Illuminaticiyim!

İnsan ilginç bir varlıktır. Kendisini diğer canlı türlerinden üstün görmesinin altında yatan asıl sebebin düşünebilmek olduğunu söyler ve düşünebiliyor olmakla çok övünür; ama enteresandır, çoğu zaman hiç düşünmez. Bir şeylere kafa yormaktan mümkün olduğunca kaçar. Karşısına açıklama gerektiren karışık konular çıktığında ise kendisine bir idol belirleyip topu ona atmakla yetinir. Şeyh – mürit ilişkisi de bu kolaycılıktan doğar bir yerde. İnsanlar, anlamaya çalışıp kafa yormak istemedikleri konularda, onlar yerine düşünsün, araştırsın ve çeşitli konularda onları bilgilendirsin diye, bazı insanları kendilerine “elçi” olarak belirlerler. Bu “elçiler” de, çok meşgul olan, hatta başını kaşıyacak vakti olmayan bu zavallı insanlara (Ah canım ya, kıyamam onlara!) yardımcı olur, bunun karşılığında da bundan çok güzel menfaatler temin ederler. Bu düzende iki taraf da durumdan gayet memnun olduğuna göre duruma tepki göstermek benim ne haddime! Ama öteden beridir, insanlardaki teslimiyetçiliği ve cahilliği bir türlü kabullenemeyen bir kişi olarak, bunun altında yatan sebebi merak edip dururum.

Devamını Oku »

Erkek, Erkeğin Kezbanı ve Türk Erkeğinin Bitmek Bilmeyen Aynalı Tahir Tripleri

Bana gelen onlarca mesajda, ask.fm’de sorulan düzinelerce soruda sürekli olarak söylenen bir şey var: “Tamam, kezbanları harika eleştiriyorsun. Ama neden erkeklerden hiç bahsetmiyorsun? Erkekler sütten çıkmış ak kaşık mı?

Burada yazıp çiziyorum ve bazı kadınlar sadece kadınları eleştirdiğimi, sadece onların kusurlu yönlerinin olabileceğini düşündüğümü düşünüyor. Oysa ki düşünce yapım elbette böyle değil. Biz bu toplumun içinde beraber yaşıyoruz. O nedenle bana göre birimiz neyse, diğeri de onun laciverti. Ama madem ki bu kadar ısrar var, zaten aklımda olan bu konuyu birazcık kaşıyalım, ne dersiniz?

Şu yaşıma kadar öyle insanlar gördüm ki etrafımda, onların sevgililerine ne kadar aptalca davrandıklarını okurken insanlığınızdan iğrenirdiniz. Burada sosyal medya hesaplarının şifresini istemekten veya arkadaşlarına karışmaktan bahsetmiyoruz… Bunlar ne ki?! Bunları herkes yapıyor! Sevgilisine saat 18:00 ile 07:00 arasında dışarı çıkmayı yasaklayan adam gördüm diyorum ben size! Sevgilisinin kıyafetlerinin fotoğraflarını tek tek inceleyip, açık bulduklarını ve beğenmediklerini giymesine izin vermeyen arkadaşlarım oldu benim! Kız arkadaşının cep telefonundan çatır çatır erkek numarası silen, Facebook’undan takır takır arkadaş silenler gördüm. Karşılığında ne mi veriliyor bunların? Biraz yalandan sevgi, biraz yalandan aşk ve silinecek bolca kız numarası, Facebook arkadaşı – ve elbette yapmayı bırakacağın diğer şeyler. Böyle sürüp duran iğrenç bir hikaye işte bunların “sevmek” dedikleri. Bu saçmalığı başlatan kim mi? Yine çoğu zaman, o iğrenç BELALIM tripleriyle, erkek.

Hangi erkek mi? Sevdiğini söyleyecek kadar cesareti olmayan, bunu yaparsa o kızın karşısında küçük düşeceğini zanneden zavallı erkek. Kadınları “Evleneceğiz” diye, “Seni Seviyorum” diye kandıran ve bu sözlerine güvenen insanların güvenini süistimal etmesiyle ego tatmini yapacak kadar ezik erkek. Parası varsa, arabasıyla adam olduğunu zanneden ve arabası servisteyse sevgilisiyle buluşacak özgüveni bile kendinde bulamayan erkek. (Bunların onlarcasını tanıdım.) Hayatta tek anladığı şey futbol, tek övünebileceği şey de tuttuğu futbol takımının başarıları olan; yatakta 5 dakika bile dayanamayıp 12 saat içinde maksimum bir posta atabilen o minik aletiyle üzerine çıktığı kızı sonradan -sırf özgürce seks yaptığı için- “Orospu!” diye, “Motor!” diye hakaret ederek yaftalamaktan çekinmeyen kişiliksiz erkek. Özür dilerim, “erkek” kelimesi tüm bu cümlelere fazla oldu; yalnızca “zavallı”, “ezik”, ve “kişiliksiz” olarak isimlendirmem gerekirdi. Çünkü bütün bunlar birer erkek davranışı olamaz… Olmamalı.

Sen, sevgili kardeşim, nasıl erkek olursun, biliyor musun? Devamını Oku »

Din, İslâm ve “Saygı Duymak Zorundasın!” Tribi Üzerine…

Bu ülkede inanç özgürlüğü yok. Hayır, siyasi haklar olarak kastetmiyorum. Öylesinden zaten yok. Demek istediğim, toplumda, halk arasında da böyle bir hak verilmiyor kimseye. Yaratılan psikolojik baskı ortamıyla sen çoğunluğa uymak zorunda bırakılıyorsun. Eğer buna uymazsan, bu sefer, yaptığın şey otomatik olarak onlara bir hakaret gibi algılanıyor. Sebebi de şu: Sen “Ben senin dinine inanmıyorum” dediğin anda, bir şekilde, söylediğin şey “Senin peygamberin yalancı” demek anlamına geliyor bu dimağlarda.

Yani düşünün, adam size gelip diyor ki, “Geçmişte Arap yarımadasında yaşamış adam var, parmağıyla işaret edip ayı ikiye bölmüş.” “Hmm, ok.” diyorsun, geçiyorsun. Hiçbir şekilde kimseye ne bir tahrik var ortada, ne kimsenin inandığı bir şeye karşı yaptığın bir hakaret. Sadece, “Ok, tamam” deyip geçiyorsun. Bu sefer herif sana gelip soruyor: “Ne yani? Ne ‘OK’?! Sen gerizekalı mısın?! Gerizekalı mısın sen de inanmıyorsun buna?!”

Ondan sonra al başına belayı… Yahu inanmıyorum kardeşim. Aaa! Zorla mı inanacağız yahu?

Sonra da ikinci mermiyi atıyor karşıdaki: “İnanmayabilisin ama benim inancıma saygı duymak zorundasın!” Devamını Oku »

Küreselleşen Dünyada Türk Kadınının Bekaret Sorunsalı ve Türk Erkeğinin Dünyadaki Bakiropolitik Yeri

Liseye geçmeyi müteâkip bolca duymaya başladığımız ve üniversite hayatı boyunca da sıkça işittiğimiz, çoğu kez biz erkek milletini boynu büyük bir vaziyette “blue balls” ile eve döndüren, kızları da “aile baskısı vs. sürekli bastıran hormonlar” savaşında sivilce ve dert içinde bırakıp tumblr’larda kaslı erkek fotoğrafları paylaşan seksomanyaklara çeviren bir kelime var: Bekaret. Bu yazıda, sizin de izninizle, bu bekaret konusunu işleyip mümkünse toplumdaki bu çileye, bu kabuk tutmuş yaraya bir son vermeye çalışacağım. Devamını Oku »

Sen de başını alıp gitme, ne olur.

İnsanların bir şeylere duygulanması bana bazen çok komik geliyor. “Sana kız mı yok abi?” kafasında değilim de, hayat her türlü devam ediyorsa ne diye duygularının esiri olasın ki? Annen baban ölse eyvallah da, “O benden gitti :(” diye triplenmelere mesela hayatta anlam veremem. O benden gitti ne lan? “Ben mi çok odunum acaba?” diye sorduğum da olur yer yer kendime ama hayatıma giren her hatun “Sen çok duygusal birisin” diyorsa bir bildikleri olmalı. Duygusal olmakla ota boka tribe girmek arasında çok fark var arkadaş. Bir düşün, bence o ruh halini biraz kendin istiyorsun. Kendini ezmeye ihtiyacın var, yalan mı?

"Gitme gülüm şu gönlümden. Hasretlik bizi güldürmez." :(

“Gitme gülüm şu gönlümden. Hasretlik bizi güldürmez.” 🙁

Bu tribe girip şiir yazanlar olur ya, mum falan yakar bunlar, sigaralarından duman alıp mükemmel satırlar yazdıklarını düşünürler ama kağıttaki gerçek “senı o kadar sevdımkı gulden gul desen gulecek ol desen olecek kadar cesaretım vardı bıtıı mutlu ol HEEE unutmakı arkana dondugunde bende cok buyuk bır izin kaldı kendımı laflarla avutuyorum kolay deil bir kere sevdim bir kerede ölmek istiyorum senınle ayrı gunum benı olmekten beter edıyor ;(;(” boyutundadır hani. İşte bu kare kimisi için duygusal gelebilir, bana göre içler acısı ve bok gibi. En muhteşem sevgilim benden ayrıldığında, “Adriana Lima güzelliğinde bir Madam Curie olmadığına göre çok da fifi” diye düşünmüşümdür. Hayatta her şey ters gitse bile “su yolunu bulur” en güzel prensiptir benim için.

Bu konuda şimdilik bu kadar konuşayım. Sözlerimi İclal Aydın’ın Tuna Kiremitçi’ye yazdığı muhteşem yazı ile bitiriyorum, buyurun.

Bana blogger’lardan daha asosyal bir varlık gösterin, dünyayı yerinden oynatayım.

Sert bir giriş oldu ama hak ediyorlar.

Arkadaş, tamam biz de yeri geldi mi efendi gibi evinde oturup Facebook’ta takılan insanlarız; bizler de Cansu’larla, Selin’lerle her cumartesi mekanlara akıp, elinde kadehiyle “ya Tuğçe’ler niye gelmedi?” diye sorarak dans eden Taylan‘lar değiliz… Ama sorarım size eyyyy blogger’lar; hiç mi sosyal hayatınız yok? Hiç mi arkadaşınız olmaz? İnsan içine çıkmaktan utanacak ne yaptınız da kendinizi bu sanal mecraya attınız?

Bakıyorsun, herif beş yıldır blog tutuyor. Beş yılda bu işten para kazanmış mı? Hayır! Statü? Hayır. Hürriyet’ten yazarlık teklifi mi almış? Hayır. Kız mı düşürmüş? Ne münasebet! Ben düzenli olarak bilgisayarı virüs taramasından geçirmeye bile üşenen bir adam olarak bu arkadaşların bu boş işe bu kadar ömürlerini adamış olmalarını anlayamıyorum. Nedir yani? Binlerce insan sizi mi okuyor? Yazılarınızla dünya siyasetine yön mü veriyorsunuz? Kimi blog’larda ciddi ciddi o havayı seziyorum… Herif öyle bir yazıyor ki sanki Türkiye’nin yarısının açılış sayfası herifin blogu! Devamını Oku »

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.