Anasayfa / Üşenen Adam'a Dair / Gelecekteki Ben

Gelecekteki Ben

Uzun yıllardan beri devam ettirdiğim bir alışkanlığım var: Günlük tutmak. “Günlük” dediysem yanlış anlamayın, günü gününe devam ettirdiğim bir alışkanlıktan bahsetmiyorum. Sadece aklıma estikçe açıp kendime bıraktığım bazı notlardan ibaret bu. Aradan uzun bir süre geçtikten sonra o notları okuyup daha önce neler düşündüğümü ve o anda hangi noktada olduğumu görmeye çalışıyorum. “Çalışıyordum” desek daha doğru olur aslında; uzun zamandır günlüğüme yeni bir şey yazmadım çünkü.

Eskiden bu aktiviteyi o anki hayallerimi ve hislerimi daha sonra hatırlamak için kullanırdım. Bu boşluğu bu blog fazlasıyla doldurduğu için günlüğüme olan ihtiyacım da zaman içinde azaldı. Geçenlerde uzun zamandır açmadığım günlüğümü yeniden açtım, yıllar önce neredeydim ve bugün ne yapıyorum diye şöyle bir gözden geçirmek istedim yazdıklarımı.

İlk yazdığım notlardan biri gözüme çarptı. Aşağıdaki gibi bir şeyler karalamışım:

Sevgili Fatih,

Hedeflerin şunlar, şunlar, şunlar.

İyi gidiyorsun, ama şu, şu, şu konulara dikkat et.

Böyle böyle böyle hayallerimiz var; Cihangir, ev, Vespa falan.

Vitamin almayı ihmal etme (?).

Kendine iyi bak,

Gelecekteki Fatih.

Aşağı yukarı bu minvalde bir yazıydı. Çocuksu bir şekilde o dönemki hayallerimden ve bunlara nasıl ulaşabileceğimden bahsetmişim işte. Kendimi geliştirmek, kendime bir şeyler katmak, belki ileride ne kadar geliştiğimi görüp mutlu olabilmek amacıyla böyle bir şeye başlamışım. Gülümsedim, sayfayı aşağı indirip bir sonraki yazıyı okumaya devam ettim. Aradan bir yıl kadar bir zaman geçmiş, ben tekrar açmışım günlüğü, o yazının altına bir çizgi çekip devam etmişim:

Sevgili Fatih,

Cihangir’de ev alacakmış, Vespa sürecekmiş… Böyle aptalca hayal mi olur amk?

Salaklığı bırak! Bir an önce şu şu şu şu ideallerine odaklan.

Şu hayali unut artık, çocukça şeylerin peşini hâlâ bırakamadın!!1

Şunu yapacağına şunu yapıyorsun, kendine gel.

Los Angeles’ta yaşayacağız, unutma!..

Bol su iç.

Olaylara karışma evladım,

Gelecekteki Fatih.

Aradan 5-6 ay kadar zaman geçmiş, ben yine döktürmüşüm günlüğe:

Sevgili geçmişteki gerzek,

Aferin, bir önceki salağa göre biraz daha iyisin.

Şunu şunu yaptık, bravo bize.

Ama sevgili mal, şunu nasıl yapabileceğimizi düşündün, bu kadar kısıtlı zamanda?!

Los Angeles’mış! Sen önce kitabını bitir!

Neyse, fena değilsin, aferin.

Yeni hedeflerin şunlar…

Tamam siktir git işine bak hadi!11

Gelecekteki Fatih amk.

Bu “hesaplaşmayı” baştan sona kadar okudum ve gülümsedim. Yıllardır kendime böyle çemkirip duruyormuşum meğer. Her okuduğumda bir önceki Fatih yavan, sıkıcı, “az gelişmiş” gelmiş bana. Böyle bir alışkanlığa sahip olmanın iyi taraflarını bence görmezden gelemeyiz. Dile kolay, yıllar boyunca her 7-8 ayda bir aklıma estikçe bu günlüğü açmışım ve son kaldığım yeri okuyup bir önceki Fatih ne düşünmüş, neleri hayal ediyormuş diye bakmışım. İki metin arasındaki karakter farkı ilk başladığım dönemlerde çok daha fazlaymış, son zamanlara doğru ise “eh, iyi, fena değilmiş” demeye başlamışım bir önceki “Fatih’i” okurken. Yine de her “Fatih” arasında önemli denebilecek gelişmeler, ilerlemeler, farklılaşmalar yaşanmış; yıllar sonra okuduğum bu yazılarda bunu gördüm.

Tüm bu yazıları okuduktan sonra kendime sordum: Peki bugün neden bu alışkanlığı sürdürmüyorum?

Seni Kendime Sakladım…

Odamda, masamın hemen sol tarafındaki duvarda asılı duran bir boy aynam var. Geçenlerde film izlerken, filmdeki bir espriye kafamı çevirip kendime aynadan baka baka güldüğümü fark ettim. Sonra birden konsantrasyonum dağıldı, saniyelik bir “aydınlanma” yaşadım: O anda fark ettim ki, etrafta bir ayna varsa, mutlaka kendime bakarak gülüyormuşum. Gözümün önünden “aynayla bakışmalı” gülme sahnelerim film şeridi gibi akmaya başladı. Aklıma gelen her sahnede aynadaki ben’le bakışıyor ve öyle gülüyordum. Bir anlamda, öteki benliğimle birlikte gülüşüyordum. Bu belki size bir anlam ifade etmiyordur ama bence korkunç bir durum. Hatırlayanlar olacaktır, daha önce “Üşü Artı Fatih Eşittir İktidar!” diye bir yazı yazmıştım ve kendi kendimle “biz”li konuşmalarımdan bahsedip içimde iki farklı karakter taşıdığımı itiraf etmiştim.

Düşünsenize, aynadaki ben, dışarıdaki bana bakarak gülüyor, ikisi birbirleriyle gülüşüyorlar yahu. Neredeyse beni aralarına almayacaklar!

Üş Kulübü'ne Hoşgeldiniz. :/

Üş Kulübü‘ne hoşgeldiniz. 🙁

Sanırım mükemmeliyetçi olmak çift kartakterli olmayı tetikleyen bir durum. Sürekli düşünüyorum, sürekli kendimi eleştiriyorum. Birkaç saniyeliğine bile beynimin çalışmıyor olması ihtimalini kaldıramıyorum. Alkol aldığımda bile sürekli olasılık hesaplıyorum kafamda. Diskodayken, elimde bilmem kaçıncı vodka kadehiyle dolaşırken bile kafamın içinde şöyle fikirler uçuşuyor: “Şu kızın yüzüğü var, belli ki mekana arkadaş zoruyla gelmiş, 3 gibi eve döner bu, umutlanma gecen boş geçer. Şunun giyimi ‘kız kıza gezelim bu gece’ diyor, iş çıkmaz. Şu fena değil ama ilk hedef yapma, saat 4’ten sonra sabah pazarı dolaşmasında denk gelirse yürürüz. Bak şu ilk hedef olabilir. Ama şu da hedef olur, diğer hedefe onun gözü önünde yazmamak için bekle, görüş açısından çıkarsa şey yaparız. SARHOŞ OLMA SAKİN OL! *Parmak uçlarını tırnakla* SARHOŞ OLMAK YOK, bu kafa iyi! Tamam, şimdilik ilk hedefin şu. BAK BAŞIN DÖNMESİN SİKERİM. 45 dakikadan önce alkol almak yok, gidicisin sen amk. O kıza da boşuna bakma!!11 Bu arada, oğlum üstümüzde sadece tişört var, şu an alkollüyüz, vücut ısımız düştü ama beynin sıcaklık algısı hissediyor. Aman, hasta olmayalım. Hissetmiyoruz amk ama hava kesin soğudu, kapı önünde çok durmayalım. Şuradaki klimayı da yeni kapatmışlar, orada da durma. Tamam abi, optimum kız kesme noktan burası… *Parmak ucuna tırnak at* FATİH, SANA NE DEDİM?! SARHOŞ OLMUYORUZ!!

Dikkat edersen sürekli kendime bir çemkirme durumum var. Sürekli bir düşünme, eleştirme hali, sürekli bir doğru yola çekme çabası. Kapı açarken bile hangi noktasına hangi şiddette kuvvet uygulamam gerektiğini hesaplamaya çalışıyorum, öyle bir delilik halindeyim Bir de bu anlattıklarım günlük hayatın sıradan anlarında kafamın içinde oluşan sahneler. Hata yaptığım anlarda iş daha da beter bir hal alıyor. Diyelim ki arabadayım ve akşam trafiğinde eve gitmeye çalışıyorum. Dört tane alternatif yol var diyelim, bu durumda kafamın içinde şöyle düşünceler uçuşuyor: “Bugün o yolda pazar vardı, kesin trafik devam ediyordur. Şu sokaktan girip şuradan sıkışıklığı atlasak? Olabilir, tamam, bunu ilk alternatif yaptık. Daha iyi alternatif var mı? Şu yol var. Kaç kilometre ekleniyor oradan gitsek? Hmm. Yandex ne diyor? Böyle diyor. Peki, şuradan şöyle gitsek? O yolun durumu Yandex’te kayıtlı değil. Şuradan çıkıp şöyle gitmem gerekiyor sanırım. Peki şöyle gidip şöyle çıksak?..”

..

-_-

Bu düşüncelerle boğuşurken arkamda arabalar dizilmiş ve hızlıca karar vermem gerekiyor mesela,”Bu sokak mıydı? Yoksa bir sonraki miydi? Bu muydu?! Lan?! Hangisiydi?!” diye telaş yaptığımı ve ilk sokak yerine ikinci sokağı tercih ettiğimi düşünelim. O sokak değilmiş, yanlış girmişim. Tepkim: “Al işte, kıpkırmızı trafiğin içine girdik. Sana bin kere söyledim Fatih. Hâlâ öğrenemedin yolları, hâlâ hata yapıyorsun amına koyduğumun çocuğu!” *ÇAT!*

Az önce kendimi tokatladım, evet.

Hepsini Ben Hesapladım!

Dünyanın en büyük dolandırıcılarından Hz. Frank Abagnale’ın (radiyallahu anh) güzel bir sözü var:

Bir insanın ikinci benliği, kendi kendisinin en sevdiği görüntüsünden başka bir şey değildir.

İçimde -en az- iki farklı karakter taşıdığımın ben de uzun zamandır farkındayım. Birisi, tahmin edebileceğiniz üzere, bu bedenin ilk sahibi: Fatih. Diğeri de benim karanlık tarafım: Üşü. Paralel Fatih. Ve bu lanet olası ikili sürekli olarak birbiriyle çatışma derdinde. Birisi iyi bir işim olsun, sevdiğim bir kız olsun diyor; diğeri “Skor 1000 olmadan öyle bir şeyi kafandan geçirme, kafana sıçarım” modunda. Sürekli çatışıyorlar. Kavga ayırdığım bile oldu amk.

En sevdiğim görüntüm Üşü belli ki. Fatih’ten daha iyi düşünen, daha iyi yaşamamızı isteyen bir karakter o. Fatih olarak son anlarım, biliyorum, Üşü öldürecek yakında Fatih’i tamamen. O günün gelebilmesi için Üşü Fatih’e sürekli eleştiri, sürekli direktif veriyor. Kontrol tamamen Üşü’ye geçtiğinde Fatih’in kafasında tabancayı patlatacağız, dönüşüm tamamlanmış olacak. O güne kadar iki karakteri de içimde yaşatmak zorundayım, eleştiriye, kavgaya, gürültüye devam ediyorum içimde. Bunun bir kısmı da çevresel faktörler yüzünden yaşanıyor, yaşamak istediğim hayatı benden bağımsız nedenlerden ötürü yaşayamadığım için bu dönüşüm sürekli gecikiyor. Ağır bir işte çalışıyorum, bir yandan yüksek lisans yapıyorum, sürekli enerjim düşüyor, yurt dışından gelen teklifleri de henüz zamanı gelmedi diyerek reddediyorum ve neticesinde Fatih ölmüyor, ölemiyor. Sürekli böyleyim: “Aman Fatih, hata yapmıyoruz. Aman Fatih, çok içmiyoruz. Aman Fatih, az içtik, biraz daha içkiye yükleniyoruz.”

"Amınaum gelmiş bana artık seni sevmiyorum diyo... Lafa bak!"

– Valla girmiycem o sokaktan bi daha hacı yaaa, kızma artık… Bira içcen mi? 🙁

Üstüne üstlük sadece kendimle ilgili eleştiriler de yapmıyorum. Başkalarına da aynı kendime olduğum gibiyim. Herkes için her şeyin en doğrusunu ben biliyorum adeta, herkesin ne yapmasını gerektiğini hesaplıyorum ve bunu ifade de ediyorum çoğu zaman. Susuyorsam bil ki susmam gerekiyordur ve içim içimi yiyordur. “Hayır ya, öyle yapmayalım ya, nolur öyle yapmayalım” diyorumdur içimden. Sonra da çoğu zaman haklı çıkıyorum zaten. Bir değil, iki değil, on bin değil, yüz bin değil, sürekli oluyor, sürekli haklı çıkıyorum. Bu hissiyatın nedeni göt kalkıklığı falan değil, ego hiç değil, bugüne kadar o kadar çok hata yaptım ki hatasız düşünmekle ilgili refleks geliştirdim adeta. Sürekli bir hesaplama hali. Sırf bu yüzden benim düşündüğümden farklı bir şey yapıldığında kafayı yiyorum, kabullenemiyorum hatalı hareket etmeyi. Hatayı bu kadar rahat yapabilmek ne kadar salakça! “Böyle yapmıycam, şöyle yapıcam.” Hayır canım, dediğim gibi yapacaksın. “Niye? Saçma bu.” Sen beynini yorma bebişim, dediğimi yap.

Ayrılma sebebi yemin ediyorum. Yapmıyorlar, kafayı yiyorum, susuyorum; beş dakika sonra -yine, tekrar- haklı olduğum çıkıyor. “Özür dilerim, çok haklısın, artık hiç sözünden çıkmıycam.” Siktir ya, ertesi gün bakıyorsun yine dönmüş fabrika ayarlarına. -_- Kendi kararlarında hata yapma oranın istatistiksel olarak az olsun, canımı ye; al kendi direksiyonunu takıl kafana göre. Benim zaten C diye ifade ettiğim kız modeli, o hayran olunası gördüğüm kız böyle bir kız. Bu zaten benim için olmasını arzuladığım bir model. Ama benle ilişkidesin, kontrolü bana bırakmıyorsun ve arabamızı da uçuruma sürüyorsun. Yok ya?! Öyle bir dünya yok güzelim. Ver direksiyonu bana, bu iş huzur içinde çözülsün. En azından düşünmeyi öğrenene kadar bunu yapmanı istiyorum. Yapacaksın da!

Bu bir yandan kötü, kimse kendisine yakıştıramaz bir başkasının “esiri” olmayı. Bir yandan da güzel; çünkü daha farklı düşünmeyi öğreniyorsun, yöntemlerimden yararlanıyorsun. Kendim mükemmel mi düşünüyorum peki? Hayır, bol bol hata da yapıyorum… Hata yaptığımda da dayağı yiyorum amk. -_-

- Sen bana pic demisin?

– Sen bana pic demisin?

Yazarken biraz abarttığım doğru, bu kadar abartı bir manyaklık yok elbette ortada. Ben de sarhoş olup saçmalıyorum, ben de sağa sola kusuyorum, ben de düşünmeden hareket etmeyi özlüyorum ve seviyorum. Ben sadece bunu bir hayat tarzı haline getirmeyi, düşüncesizliği kaldıramıyorum. Bazı insanlar o kadar gelişine yaşıyor ki, o kadar düşüncesizce hareket ediyor ki şaşırıyorum. Adam hep o an içinde bulunduğu durumla yüzleşiyor, o durumda vereceği kararın gelecekte yaratabileceği olası sonuçları hiç düşünmüyor. Top ayağına geldi, orta sahadasın; pas ver. Top ayağına geldi, kaleyi belli belirsiz gördün; şuta aban. Strateji yok, taktik yok, oyun planı yok, hiçbir şey yok. Bunu asla kabullenemiyorum işte. Hayat bir satranç gibidir, herkesin bir oyun planı olmalı. Bugün neredeyim, beş yıl sonra nerede olmak istiyorum, buna nasıl ulaşabilirim? En kötü senaryo ne, o en kötü senaryodan nasıl çıkabilirim? En kötü senaryodan gelip yine bu hedefe ulaşılabilir mi, ulaşılabilirse bunu yıl kaybetmeden yapabilir miyim? Düşün amk, beynin var, kullan onu. Kullanamıyorsan da kolu bana ver, ben senin yerine geçerim o bölümü, çok şey yapma.

Aynaya bakarak güldüğümde yazının başında bahsettiğim o günlük olayı geldi aklıma. Fark ettim ki, Üşü aslında hep varmış içimde. Sonradan doğmamış, aslında hep oradaymış. Yavaş yavaş belirmiş, güçlenmiş, yavaş yavaş çıkmış karşıma. Kendimle kavga etmem de hep bu yüzdenmiş. İçimdeki diğer ben, beni daha yukarıya çekmek istiyormuş aslında. Gelişmemi, ilerlememi de buna borçluymuşum. Kendi kendimle gülüşmem de bu yüzdenmiş, günlük tutarken kendimle konuşmam da bu yüzdenmiş. Hepsi gelecekteki Fatih olabilmek içinmiş yani.

Üşü, gelecekteki Fatih’miş.

Onlar İster Yarışsın, İsterlerse Barışsın.

Hepimizin yaşayacağı bir gelecek var. Hayatı gelişine yaşamayanlar, düşünenler, farkındalığı yüksek olanlar bu geleceği daha güzel yaşamayı isteyecek, bunu hedefleyecek. Bunu yapmayanların dünüyle bugünü arasında bir fark olmasını beklemiyorum, nasıl başlarlarsa öyle devam edecekler. Ama bizler, başlayacağız, değişeceğiz, dönüşeceğiz, dönüştüreceğiz. Bu yolda “itici bir kuvvet” sahibi olabilmek size güç sağlayacaktır.

Benim Üşü’m var. Bugünden içimde o, bugünden beni yarına hazırlıyor. Ne yapmam gerektiğini söylüyor, zaman zaman kulağımı çekiyor, beni ileri sürüklüyor. İçimdeki bu maske yazdırıyor bu yazıları bana. Benden hoşlanıyorsan, yazılarımı seviyorsan, bu yüzden seviyorsun. Gelecekteki ben o. Beni tanıdığın zaman göreceğin ben. İmza gününde göreceğin ben. Daha üst noktalarda görüp, “ben bu çocuğun yeni mezun olduğu zamanları bilirim” diye gülümseyeceğin, gıpta edeceğin ben.

Benim gelecekteki benliğim içimde. Onu tanıyorum, onun yolundan gidiyorum.

Peki senin gelecekteki benliğin kim?

- Noolucak bu ülkenin hali?

– Noolucak bu ülkenin hali ya? 🙁

Bu yazıda bahsettiğim konularla ilgili soracaklarınız varsa,

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana sorularınızı gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde düşüncelerinizi bana ulaştırabilir,
  • “Bncee 1 pskloğa görnmelsnn” diye akıl vermeye çalışabilir,
  • “Fight clupa özenmişin knk” diye yorumda bulunabilirsiniz. (Ciddiye alınma garantili.)
BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

  • Guinevere

    Ne oldu yoksa fatih mi üşü’yü öldürdü de yeni yazı yazmıyorsun?

    Not: bi psikoloğa qörün bnce.d:Asd:D

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: