Anasayfa / Bir Trajikomedi Olarak Hayat / Tatile Gitmenin Anlamsızlığı Üzerine…

Tatile Gitmenin Anlamsızlığı Üzerine…

30 Ağustos tarihi beraber yolculuk yaptığım arkadaşım için uzun zamandır anlamlı bir tarih, tabii benim için de öyle. Hayır, Zafer Bayramı geyiğini demiyorum, ne alakası var?! Kendi içimizde ayrı bir önemi var 30 Ağustos tarihinin, çünkü her yıl o günü birlikte geçiriyoruz ve bunlar hep tesadüfen oluşuyor, genellikle de harika günler oluyor. 2011’de beni Madrid’e uğurladığı tarih mesela; 2012’de birlikte Kemer Inferno’da zıplayarak coştuğumuz, 2013’te Interrail’de kim bilir hangi şehirde olduğumuz, 2014’te Malta’da kim bilir hangi kızla salsa yapmaya çalışıp eğlendiğimiz tarih. Yıllardır hep bu tarihe böyle güzel şeyler denk geldi, isteyerek, planlayarak oluşturduğumuz bir şey de değil, geçen yıl tesadüfen fark ettik bunu.

30 Ağustos tarihlerinin bir başka anlamı da var. “Kemer sonrası depresyonu” (Post-Kemer depression) olarak literatüre geçirdiğim bir kavramı ortaya çıkartan bir gün aslında. Aynı zamanda bu yıl tatile çıkmamamın da nedeni olan bir kavram. Bu kavramın ortaya çıkmasının ardından bir yıl sonra aynı hissiyatı tekrar yaşamış biri olarak bu konuda oldukça doluyum. Peki nedir bu Post-Kemer depression? (Modern tıpta PKD olarak geçer. :() Nedir bu bilim dünyasına kattığım muhteşem artı değer? Ne anlama geliyor Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından “adam haklı la, vay amg” şeklinde değerlendirilen bu olağanüstü yasa?

İzninizle hemen açıklayayım.

“Post-Kemer Depression” Nedir?

Tarih 25 Ağustos 2012. Ben Erasmus’tan döneli henüz birkaç ay olmuş, zorunlu stajım daha yeni bitmiş. Kız arkadaşının evinde yaz başından beri düzenli olarak kalan ben daha Türkiye’nin kötü bir yer olduğunu tam hatırlayamamışım, keyfim hâlâ yerinde. Ama nasıl olmasın ki? Hatun bana aylarca sırılsıklam aşık kalmış, gak demişim kahvaltım gelmiş, guk demişim suyum. Her sabah kalkıp bana tost yapmış kız, çapraz olarak ikiye bölmüş hatta, yanına her sabah biraz kiraz koymuş, ne bileyim, akşam gelince fırında bilmem neli tavuk pişirdiğini görmüşüm falan. Ben alışkın değilim ki böyle şeylere. Ulan annemin evinde tost bellediğim şey ekmek bıçağıyla cart diye ikiye yarılmış halk ekmeğin arasında BİM kaşarı amk. Kupkuru ekmek. Atmış tavaya ısıtmış, koymuş önüme, kağıt havluya sarıp kemire kemire yiyorum. Gülle gibi iniyor mideme amk ürünü. Hatunun yaptığı tost güneşli bir Paris sabahında kibar bir Fransız kızıyla kahvaltı gibi, anneminkiyse Kamyoncu Halil Aga Kuru Fasülye Tesisleri’nde soğan yumruklayan dayı amk. Almış kol kadar Aknaz kaşar peynirini, garip anam, doğramış atmış ekmeğin içine. Hatunun tostunun malzemeleri Nişantaşı Macrocenter’dan, her sabah üstümdeki tişörtten pahalı tost yiyorum. Yok Viyana pastırması, yok Kuzey İrlanda salamı, yok Güney Paris şurubu… Bilmediğim bilmediğim eksantrik şeyleri koyucam diye akla karayı seçiyordu hatun. Ulan ben şehri bırak şehrin futbol takımını bile bilmiyorum, kız oranın ürününü yediriyor bana. Neyse işte, geyik bir yana, keyfim yerindeydi kısacası. (Bkz. Erkeğin kalbine giden yol) Sonra yaz bitti ve biz ayrıldık. (Bkz. Yaz ilişkisi) Tam bu esnada, yani 25 Ağustos tarihinde (diye hatırlıyorum) daha kötü bir haber aldım: Yakın arkadaşlarım tatile gidiyorlardı.

Koşarak soluğu yanlarında aldım! Ne hakla bensiz giderlerdi?! Ama hatunun evinde takılmaktan onları o kadar çok boşlamıştım ki 3 erkek spontane bir şekilde tatil planı yaparken o planlarda benim de olabileceğim hiç düşünülmemişti. Onları büyük bir hüzünle Kemer’e uğurlarken şöyle dedim: “Gidin, birkaç gün takılın, kalite kontrol yapın. Güzelse bana sadece ‘gel’ deyin, ertesi sabah ordayım.

Ertesi gün gerçekten de telefonum çaldı, arayan arkadaş “gel” diyordu. Hemen ertesi sabaha uçak bileti aldım. Öğle saatlerinde havuz kenarında “o gözlük sana yakıştı mı”, “senin yüzün kemikli kanka”, “kaça aldın”, “çakma mı?” geyikleri döndürüyorduk. Birkaç gün kaldım orada. İçkiler su gibi içiliyor, her gün başka bir eğlence var, köpük banyolarında keyiften dört köşeyiz, parayı hesapsızca saçıyoruz. Sonra bizimkilerin parası bitti, benden gelen para da suyunu çekince geri dönmekten başka çaremiz kalmadı. Tam ortama alışmıştık, tam çevre yapmıştık, tam düzenimizi kurmuştuk, tam mekanlarda tam en iyi yerde masa ayarlayacak ve iyi hizmet ettirtecek adamları tanımıştık ki, paramız bittiği için İstanbul’a dönmek zorunda kalmıştık. Dönerken telefondan “artık nasılsa bir işe yaramaz” diyerek Kemer numaraları siliyoruz ama silmekle bitmiyor. Rehberlerimiz birkaç kullanımlık iş gören tatil bölgesi adamı numaralarıyla dolu: “İnferno kapı adam”, “Otel garson”, “şezlongçu selim” vesaire tipi numaralardan bahsediyorum, öyle ki canımız ne çekse getirecek adamımız vardı. Mesela “sex on the beach” desek hemen kapıp getirecek adam bir telefon kadar yakın, öyle düşün. Getirsin, alsın bahşişini, siktir olsun gitsin. “O sex değil lan, öteki sex” desek, onu da bulacak adam var. Üşensek altımıza kum döküp “al abi, beach” diyecek adamımız bile var amk. Ama nasıl dağıtıyoruz bahşişi görmeniz lazım. Artık ne kadar çok bahşiş verdiysek şişe açtırmak istediğimizde garsonlar viski filan ikram ediyor üstüne. Böyle bir kral hayatı yaşıyoruz birkaç gün. Kafalar sürekli iyi. 30 Ağustos geliyor, zıplıyoruz, eğleniyoruz, ışık gösterileri, Beyaz Türküz, cumhuriyetiz filan modları. O hafta bir de arkadaşın Rus arkadaşları da orada çıktı tesadüfen, getirdik kızları bizim otele, havuzda deve güreşi filan oynuyoruz… Tatile gel, allahım, Brezilya mı amk.

“Beni en çok etkileyen, hatunun yaptığı dalga köpürtmesi!” “Hem de ne!”

Neticede, öyle hesapsız para harcamışız ki tatilde, dönüş için otobüs biletini zar zor aldık. Hatta mola yerinde otobüs Afyon’da durdu, ulan otobüsten indik, hepimiz açlıktan ölüyoruz, her taraf sucuk döner! Veteteryan getirsen imana gelir, öyle bir ortam var. Nar gibi kızarmış dönerlerden yağlar yavaş yavaş süzülüyor, akıyor, akıyor, akıyor, cukk diye düşüyor tepsiye. Cepte beş kuruş para yok. Mal mal bakıyoruz, sucuk dönerlerden akan yağları izliyoruz resmen. Midelerimizde üçer dal Canpare bisküvi var, daha boğazımızdan inerken çürümüş amk. Çeyrek paket tuzlu çubuk vurmuşuz akşam yemeği niyetine, o kadar açız. Dört sap, dört amele yanıklı takoz, dizilmişiz, sucuk döner kesen ustaları izliyoruz. Cup. Yağ damlıyor, biz yutkunuyoruz. Cup. Yağ damlıyor, biz gurrrrluyoruz. Gurr. Karnımızdan gelen sesler Dolby Surround ses sistemi olmuş amk, fakirliğe bakar mısın? Neyse, arkadaşlardan biri dayanamadı, kredi kartlarını tek tek deneyip ondan üç, bundan beş derken bize birer yarım ekmek dönerlik para buluverdi de acımız biraz hafifledi. Tabağı yaladık amk yerinde. Ekmeği 3 saniyede gömdük, ekmeği atomlarına ayırdık, ekmeği doğduğuna pişman ederek Erol Taş gibi kemirdik. Ekmeğin buğdayını toprakta bittiğine pişman ede ede somurduk, sonra da çevirip tabağı yaladık.

Sabah oldu, geldik Otogar’a. Otobüsten indik. Ee, şimdi? Akbiller boş, cepte para yok, saat sabahın körü, gelip bizi alacak kimse yok, bütün kartlar boş. Bankamatiğe kart takmaya çalışıyoruz, “siktir git lan burdan teres, dolaşma ayağımın altında!” diyor bize alet. Beş parasızız. Ve, bakın burası çok enteresan, yine açız! Eve nasıl döndük hatırlamıyorum bile. Neticede bir şekilde döndük. Evet, döndük BİM tostlarıyla kahvaltılara, döndük kol dayama yerlerine türban bağlamalık toplu iğneler iliştirilmiş salon koltuklarına… Depresyondan saç döküyoruz, hepimizde bir “ee, şimdi?” modu. Arıyorum, diğer arkadaşlar da aynı. Eroini bırakan adam mutsuzluğu. Neyse ki şu İnterrail yaptığım arkadaşın evi boş çıktı o hafta, kalktım gittim onlara. Oturma odalarında yanyana iki çekyat var, birinde yüz üstü ben yatıyorum, birinde arkadaş. İki koltuğu karşılıklı çürütüyoruz. Bir ben inliyorum acıyla, bir arkadaşım. “Şu anda kahvaltı diye öğle yemeğine iniyorduk amk” diyoruz, “aaaağhhh!” diyor, ağlıyoruz. “Şu anda buz gibi bira içiyorduk” diyoruz, ağlıyoruz. “Dün havuzda sırtımda Natalia vardı” diyorum, gözyaşlarım sel oluyor. Tam bir hafta yüzüstü yattık o çekyatlarda. Güneş kendi kendine doğdu, battı. Günlerden bir sikim anlamıyoruz. Evde sıcaktan pişiyoruz da depresyondan kalkıp camı açmaya yeltenemiyoruz. Salonda klima olduğu halde kalkıp oda değiştiremedik, öylece yedik amele güneşini, içimizden hiçbir şey gelmiyor, öyle düşünün.

İşte orada adını koydum bu ağır depresyonun: “Kemer sonrası depresyonu”. Yani saygın ve hakemli bilim dergilerinde “tam bir başyapıt, muhteşem!” diye yayınlanan ismiyle: “Post-Kemer depression” 🙁 Yanlış anlamayın, sadece “Kemer dönüşüne” ait bir depresyon türü değil bu. Bu bir simge aslında. Aynı zamanda tatile çıkmaktan nefret etmemin de sebebi oluyor kendisi. Tam olarak özeti şu: Birkaç günlüğüne, bir iki haftalığına, normal şartlar altında yılın 300 küsür gününde sahip olmadığı standartlardaki bir hayatı yaşayıp, normal şartlarda sahip olmadığı standartlarda olan bir yerde kısa süreli vakit geçirip, sonra aynı lükse kavuşabilmek için bir sene daha tatili beklemek zorunda kalan adamın yaşadığı depresyon. Tatil sonrası kafayı yeme hali. “Pazartesi sendromu”nun büyük büyük abisi de diyebiliriz. Fecidir, can acıtır. 

"Ne sikime geldim..." :(

“Ne sikime geldim…” 🙁

Neyse, aradan bir sene geçti, aynı arkadaşla sırtlandık çantaları, çıktık Avrupa turuna. Döndük, yine aynı depresyon. Tesadüf bu ya, yine aynı çekyatlarda yaşadık acımızı. Sonraki yıl aralara birkaç şehir, bir yurt dışı turu filan serptik, 2014 yazında tekrar çıktık, 9 günlük Malta tatili. Döndük, ulan sıçarım bacağına, yine aynı çekyat, yine aynı depresyon!

Yemişim tatilini!

Bana biraz ezikçe geliyor tatil yapmak artık. Sanki bütün ömrün boyunca gri renkli metropollerde çalışacakmışsın ve o havuzlu, bahçeli, yeşil-mavi tonlarındaki ortamı sadece yılda 10-15 gün görmeyi hak ediyormuşsun gibi geliyor. Hani çoğumuz için durum zaten bu ama bunu kabullenmiş ve içselleştirmiş olmak gibi geliyor tatile çıkma durumu bana. Öyle bir hayatı zaten rutin olarak yaşayamıyorsun, iki haftalığına Dan Bilzerian çakması gibi takılıp sonra sünepe hayatlarımıza süklüm püklüm dönüyoruz, sizce de çok ezikçe değil mi? Tamam, ben öğrencilik yıllarımdan örnek verdim, bugün kiminiz için durum bu kadar içler acısı olmayabilir ama en nihayetinde hepimizin döneceği yer toplantı set etmeler, assign etmeler, müşteri satisfy etmeler filan. Veya ödev yapmalar, ders notu aramalar. İster Miami’ye git, ister İbiza’ya, ister Marmaris’e, ister Kemer’e; en nihayetinde bir Pazartesi günü gelip sıkıcı hayatına geri dönüyorsun. Ee? Alıştığın düzenden koptun, sonra tekrar aynı yere geri geldin, daha kötü olmadın mı? Hem bizim milletin tatil anlayışı da boktan. “Tatil” demek birçokları için boş oturmak, sabah erken kalkmak için br amaç sahibi olmamak, yatmak, yatmak, yatmak… Yanlış anlamayın, aynı yollardan ben de geçtim, anlatıyorum ya… Eee, bu mudur yani?

"Olmazsa olmazlarımmmmmmmmm (:"

“Olmazsa olmazlarımmmmmmmmm (:”

“Peki dinlenmek ve enerji depolamak için alternatifin ne?” diye soracak olanlar olabilir. Ben, her ne kadar yine aynı depresyonu yaşatıyor olsa da, en azından “acı yüzeyini” daraltmak için imkanlarım ölçüsünde dünyayı dolaşmayı tercih ediyorum artık. Tatil mantığında değil, gerekirse yorularak gezmek daha çekici geliyor artık bana. Bunu da orada çakma kral gibi takılarak yapmıyorum. Evet, aradan geçen üç yıl bana bunu öğretti. Meeeemur maaşından her ay üç kuruş parayı kenara atıp 10 günlüğüne beş yıldızlı otelde kalmaya çalışmak ve orada üç kuruşluk konular için çalışanlara çemkirip yanındaki sonradan görmelere “ayyyyy şekerim Madrid Ritz’te hayatta böyle şeyler olmaz” geyikleri yapmak beni açmıyor. 750 bin tane Instagram fotosuyla bir haftalık tatili görmemiş gibi bir aya yaymak beni çekmiyor. İstesem istediğim ülkede gider Hilton’da kalırım, oda servisini, spayı 7/24 çalıştırırım. Efendim aşağı, efendim yukarı. Ee? Sonra? Sonra boynu bükük yine orta sınıf hayatına döneceksin, arkadaş çevren Eminönü’ne balık tutmaya çağıracak falan. Bir haftalığına Ünal Aysal olmanın amına koyim, olacaksan sabret ve full-time o adam ol. Stajyer olmak beni çekmiyor. Dolayısıyla, gittiğim yerlerde kendi sosyal statüme uygun hostel ve otellerde konaklamayı tercih ediyorum. Burada düzenli olarak yediğim ölçütte yerlere gidiyorum.

Gidiyorum, efendi gibi yeni bir şehir görüyorum, farklı insanlar ve kültürler tanıyorum, dönüyorum hayatıma. Elbette durum bu haliyle bile ağır bir depresyona sokuyor ama en azından sosyal seviye açısından bu vurgunu yemiyorsun, sadece “orada olsan zaten sahip olabileceğin” sosyal çevreyi kaybetmenin acısını yaşamış oluyorsun, o kadar.

Neticede…

Evet, tatile çıkmak anlamsız. Eğer bir tatil gerçekten kültürel olarak insana bir şey katmıyorsa bir insan neden tatile çıkar ki? Boktan bir beş yıldızlı otele gidip orada kendini lord zannediyorsun, buyuruyorsun maden suyun geliyor, viskin geliyor filan. İki hafta sonra dönüp Marmaray’da her sabah lütfen sarı çizginin arkasında bekleyin komutları dinleyeceksin, neyin artistliği yani? Geldi 12 kadeh viski, gitti 12 aylık birikim.

Sikerler, ben almayayım… Tatile çıkmak saçmalıktır, konu kilit.

Yine de yazıda bahsettiğim şeylerle ilgili söyleyecek bir şeyleriniz varsa;

  • Ask.fm’den anonim olarak gelip soru sorabilir,
  • Aşağıdaki yorum bölümünden düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir,
  • Yukarıdaki iletişim bölümünden bana ulaşabilir,
  • “Ozmn nsıl dinlenicz?!” diye tepki verebilir,
  • Ask.fm sayfama gelip, “Hrks snn gibi ylda birmi çıkıoo allahn fakiriii :s” diye soru sorarak cevap vermemi bekleyebilirsiniz. (“Yav he” garantili.)
BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: