Anasayfa / Kadınlara Seslenişler / Suç Ortağı Aranıyor!

Suç Ortağı Aranıyor!

Uzun zamandır yalnızım. Hayır, klasik anlamdaki yalnızlık durumundan bahsetmiyorum, sorunum bu değil. Arkadaşlarım da var, hayatıma giren çıkan insanlar da var. Fakat, bütün bu kalabalığın arasında sürekli olarak devam eden bir yalnızlık sıkıntısı yaşıyorum. Uzun süredir içinden çıkamadığım bir döngünün içindeyim. Saygı duyabileceğim birini bulamıyorum. Bulamadığım için üzülüyorum, sonra karşıma sevimli -ama aşık olamadığım- bir kız çıkıyor, kendimi zorlayarak onu sevmeye çalışıyorum ama bu her şeyi daha da berbat etmekten başka bir şeye yaramıyor. Sonunda hem onu üzüyorum, hem de kendimi.

Etrafında onlarca arkadaş olabilir, yüzlerce insanla ve yapılacak tonla işle çepeçevre kuşatılmış olabilirsin. Hiç yalnız kalmıyor, hiç yalnız bırakılmıyor olabilirsin. Ama bütün bu kalabalığın ve hengâmenin arasında bile etrafına dışarıya belli etmediğin bıkkınlık bakışları fırlatıyorsan, sen de benim gibi kendini yalnız hissediyorsun demektir. Herkesin nefret ettiği, kurtulabilse “oh” diyeceği bir durumdan kurtulduğunu zannettiğin halde asıl beladan kurtulamamışsın demektir.

İşte, uzun zamandır, ben tam olarak böyle hissediyorum.

Gözlerimin içine baktığınızda bile sezemeyeceğiniz bir yalnızlık hissi benimki. Çünkü günün büyük bölümünde neşeli ve güleryüzlü olan biriyim. Sürekli espri yaparım, insanları güldürmekten ve eğlenmekten inanılmaz keyif alırım. Etrafımda bir kişi neşesizse mutlaka onu güldürmeliyim, öyle bir misyonum varmışçasına. Bir diyalogda anlamsız bir sessizlik oluşursa o sessizliği mutlaka bir espriyle dağıtan kişiyim ben. Buzları kıran kişiyim. Bu tabloyu gören birisi beni mutlu ve yaşamaktan keyif alan biri olarak tanımlayabilir. Belki gerçekten de öyleyimdir, bilmiyorum. Ama sıkılıyorum. İnsanlardan sıkılıyorum. Bir bakışta sezebildiğim, bir cümlesinden aklındaki inanılmaz kompleksleri çarşaf çarşaf dökebildiğim insanlardan sıkılıyorum. “Neyse o” olan, sığ olan insanlardan sıkılıyorum. Keşfetmek için sana bir derinlik bırakmayan insanlardan yani. Güldürmek zorunda olduğum insanlardan sıkılıyorum. En başta ortada bir “buz” olması fikrinden sıkılıyorum. İnsanların kafalarının içinde diğerleriyle ilgili iğrenç düşünceler olmasından, inanılmaz dedikodular yapabilmelerinden, bunlara vakit bulabilmelerinden sıkılıyorum.

Tanıştığım kişinin burç yorumu okuyup güne ona göre başlıyor olduğunu bilmekten nefret ediyorum. El sıkıştığım adamın sevgilisiyle “bakire değil” diye evlenmeyecek olduğunu sezmek beni bunaltıyor. Bu adamla el sıkışmak zorunda olmaktan nefret ediyorum. Bütün bu durumların alternatifinin işi gücü bırakıp “pardon 1 liranız var mı” hippiliğiyle karnını doyurmaya çalışmak, 120 gündür yıkanmayan kirli saçlar ve üstünde “peace” filan yazan yırtık pırtık sırt çantalarıyla etrafta dolanmak olması fikri de aynı oranda berbat geliyor. İnsanlığın bu kadar ilkel olması benim insanları küçümsememe yol açıyor, ama herkesi küçümseyerek yaşamak avantajlı bir durum olmadığı için bu duyguyu en derinlerime itip herkesi insan gibi karşılamaya çalışıyorum. Ne kadar yorulduğumu ise tahmin edebiliyorsunuzdur.

“Splendid Isolation” Denen Nazlı Gelin Erde Şan İster.

Farkındalık seviyesi yükselmeye başlayan bir kişinin bu ülkede kendini yalnız hissetmemesi çok olası değil bana göre. Gözlerin açılmaya başlıyor ve bir tarafına bakıyorsun, “koz çekmeden koz atılmaz lan” diyerek kahve ortamlarında günlerini geçiren bomboş, denyo bir erkek takımı. En büyük hayali Ferrari sahibi olmak olan adamlar işte, bilirsin. “Maserati GranTurismo moruk, en büyük hayalim amk” En büyük mü? Taşıt lan o, sığır. A noktasından B noktasına giden bir tane makine, gaza basıyorsun ileri gidiyor, frene basıyorsun duruyor. Böyle hayal mi olur amk. Çakma Zippo’suyla yaktığı kırmızı Winston sigarası ağzında, elinde iskambil kağıtları, etraf leş gibi sigara dumanı, televizyonda Canpolat açık… Herifin dünüyle bugünü arasında en ufak bir fark yok. Dünü siktir et ya, 5 yıl geriye git, fark bulamazsın. Beynini makineye yatırıp futbolla ilgili her şeyi temizlersen konuşacağı konu sayısı üçe düşer: am, göt, meme. Konuşurken asıp kestiğine de bakma, anlattığının yüzde birini yatakta gösterebilse bari. 10 saniyeyle 4 dakika arasında değişen muhteşem performanslar, seks resitalleri amk. E beyin hasta olunca vücut ne yapsın? Her bulduğuna saplasın ama karısı bakire olsun. Her denk getirdiğiyle düşüp kalksın, ama kız kardeşine kimse dokunamasın (haşa!). Ha, bir de bu herifin kadın versiyonu var. O konuya hiç girmeyeyim isterseniz, artık midem kaldırmıyor.

Sonra bir de çevirip kafanı “okumuşuna” bakıyorsun, görüyosun ki orada da zerre umut yok. Adam solcu amk ya. Sözün bittiği yerde herif. Sol ne abi?.. 30 yaşına gelmiş, eşşek kadar adam olmuş ve hâlâ oturmuş bana Küba’da hayatın ne kadar süper olduğunu anlatıyor. Başımı ellerimin arasına alıp öylece dinliyorum adamı. Doktor maaşının 40-50 dolar olduğu bir ülkeden söz ediyoruz ya. “Ama insanlar mutlu!” Ulan her yer dökülüyor ülkede, evlerde şebeke suyu yok, suyu mahalleye gelen su kamyonundan alıyorsun. Okul tuvaletlerinde sifon bile yok. 1 aylık maaşın toplam 70 dakika telefon görüşmesine denk, en kral adamın maaşı toplam 2 kilo ete denk geliyor. Dünyayı gezmek diye bir şey söz konusu bile değil, bir Kübalı için hayal bile edilemeyecek bir olay. Kadınlar hayat kadını olmuş parasızlıktan, insanlar gelen turist üç kuruş para versin diye leş gibi terleye terleye sabahtan akşama kadar etrafta maymun gibi dans ediyor. Gören de diyor ki adamlar akşama kadar dans ediyor, ne kadar da mutlular! Cihangir’de takılan entel kadro işte, bir siyasal İslâmcıdan zerre farkı olmayan kesimler. Zekanın uğramadığı duraklar. Ha Hz. Muhammed’e tapmışsın, ha Marx’a. Yobaz olduktan sonra farkı ne? Sorgulamadan doğru kabul ettikten sonra ikisi arasında ne fark var ki? Onda da sakal var, bunda da. Biri cihad der, diğeri “devrimci şiddet”. Solcu olunca çok çağdaş falan olmuyorsun siyah ojeli ablam, hiçbir bilimsel temeli olmayan safsatalarla ömür çürütüyorsun sadece.

"Kapitalzm nye warkii of nyse"

“Kapitalzm nye warkii of nyse”

Yobazın her türlüsünden var memlekette. Dincisi var, komünisti var, feministi var, veganı var… Var oğlu var. Hani şu Ekşi Sözlük’te vatanı kurtaran denyolar. Neo cahil. Ve biz bunların arasında yalnızız. Meşhur birinin dediği gibi, ya fes, ya fötür şapka takılan bir ülke burası. Örnek diyaloğu hemen vereyim:

– Kemalizm’den hoşlanmıyorum.

+ Ne demek hoşlanmıyorum! Baban kimdi bilemezdin şerefsiz?! Ayrıca ülkeyi kim kurdu? Yedi düvelle kim savaştı ha kim? Lanet yobaz! Gerici! ŞERİAT GELSİN Dİ Mİ!!!

– Kardeş, sen Müslüman mısın?

+ Heralde amına koyim.

– Başka sorum yok.

İşte bu yalnızlığı kabullenmiş olmak bambaşka bir acı. Hiçbir şey beni heyecanlandırmıyor artık. Hiçbir şey ilgimi çekmiyor. Galiba hayata çok erken başlamanın acısı bu. Yaşıtlarım annesinden izin alamadığı için saat 11’de eve döndüğü ergenlik yaşlarında ben eve girmek bilmezdim. Üniversitedeyken param, arabam, arkadaşlarım vardı. Daha mezun olmadan önce gençlikte yapılacak pek çok şeyi yapmışım, bunu şimdilerde fark ediyorum. “Şuraya gidelim mi aşkım?” Oraya zaten gitmişim. “Şurayı gördün mü?” Lise 1’deyken oranın önünde sabahlamışız. “Bayramda Sofya mı yapsak?” Tavsiye etmem Sofya’yı. 🙁 Benim çoktan sıkıldığım yerlere etraftaki insanlar daha Google’dan yeni bakıyor. Cumartesi gecesi Reina? Boring. Indigo? Baydı. Asmalı? Sen beni öldürcen miii, çıldırtcan mı canım? :/

"YETEEEER! BENİ HİÇBİ YERE GÖTÜRMÜYOSUN!!!" :(

“YETEEEER!!!! BENİ HİÇBİ YERE EĞLENMEYE GÖTÜRMÜYOSUN!!!” 🙁

Yerler, mekanlar beni cezbetmediği gibi yeni insanlara karşı da duyduğum bir heyecan kalmadı. (En azından Türkiye’de!) Üniversitenin başlarındayken MSN’imde “Umut Dünyası” diye bir kategori vardı. İnternetten yeni tanıştığım ve seks ihtimali olan kızları o kategoriye atardım. Hayatımın bir döneminde ne derse gittim, ne başka bir şeyi umursadım, tek konsantrasyonum skor yapmak olmuştu. İşte bu dönemde bir yerden sonra bu kategoride o kadar çok kız birikti ki kim neciydi hatırlayamamaya başladım. Kızla konuşuyorsun, “slm Aslı” yazıyorsun, “Aslı mı .s.s” diyor amk. “Ha pardon, sen annesi öğretmen olandın di mi? :(” Sıçmak ve üstüne tüy dikmek böyle bir şey olsa gerek. Ama kızları o kadar umursamıyordum ki anlattıkları şeyleri beynime yazmıyordum bile, öylesine ekranda akıyorlardı, ben ne yapayım. Bu olay birkaç defa tekrarlanınca dayanamayıp bir program yazdım. Baya böyle veri tabanıyla konuşan, arayüzü olan, kızların puanlarının, fotoğraflarının, yorumlarının, önemli konuşmalarının saklandığı bir program düşün. Satsan parayla satarsın, öyle özenli bir şey. Nicke tıklıyorsun, daha önceden kaydettiğin bilgiler ekrana düşüyor: Şehir: Ankara. Kimle yaşıyor: Arkadaşlarıyla. Özet: Özenti feminist. Tahmini Alış Süresi: 2 gün. “Ha, tamam” diyorsun, iyiymiş bu, yaz gitsin.

Bu kadar çok kızla vakit geçirip avcılık yaptığın zaman bir şeyi fark ediyorsun: Bunların hepsi birbirinin karbon kopyası. Ufak tefek nüanslar elbette var (MESELA İSİMLERİ FARKLI) ama genel yapı hepsinde aşağı yukarı aynı. Sevdikleri şeyler aynı, hayalleri aynı, üzüntüleri aynı, hobileri aynı, hedefleri aynı. Yani ortada 20 milyonluk bir kız havuzu var, içinden bir tanesini al ve çık. Gözün arkada kalmasın, elindeki kız diğerinden çok da farklı değil. Belki de ben hep aynı türden kızları çekiyorumdur, bilmiyorum.

“Ben bilmem, Üşü’m bilir.”

Carl Gustav Jung’u tanıyanınız var mı? Toplumsal bilinçaltı meselesinde Freud ile birlikte konunun aşmış kişilerinden biridir Jung. Ben kendini çok üstün gören şerefsiz bir insan evladı olduğum için insanları manipüle etmek konusunu bilimsel temellere oturtmaya bayılıyorum. Jung bu konuda üstatlardandır. Analitik psikoloji konusundaki çalışmaları takdire şayandır, bu yazıdan sonra açıp biraz karıştırmanızı tavsiye ederim. Jung’un tarifine göre ben yarı Hitler, yarı Mehmet Ali Erbil karakterinde biriyim. Yani bir tarafım otoriter, baskın,  yönetici, diktatör ruhlu. Diğer tarafım ise komik, umursamaz, eğlenceli ve enerjik. Her iki özellik de dışa dönük ve yüksek enerjili özellikler. Jung, zıtların birlikteliğini savunan bir amcamız, yani bu hesaba göre benim hangi tarafım baskınsa onun zıttı olan taraftan bir kızla birlikte olmam gerekiyor. Çünkü zıt kutuplar birbirini çekiyor ve karşılıklı bir uyum yaratıyor. Bir dörtgen düşünün, ben dörtgenin bir köşesindeyim -ya da bir kenarındayım- benim çekim duyacağım kızın bunun tam karşısında olması gerekiyor Jung’a göre.

Belki de hayatım boyunca hep aynı türden kızların beni buluyor olmasının bilimsel sebebi budur, kim bilir? Fakat bu durum beni yalnızlığa iten sebep aynı zamanda. Çünkü ben bu denklemin karşısındaki kızı saygı duyulası bulamıyorum. Hitler karakterinin karşısındaki karakter, Adile Naşit tipi, kıpır kıpır, insanlarla iç içe yaşayan, herkese acıyan ve şefkat gösteren sevimli bir şey. Mehmet Ali Erbil karakterinin karşısındaki ise her şeyi hesaplayan memur tipi düz adam. Şimdi ben bu ikisine nasıl saygı duyabilirim ki? Konuşacak konu bile bulamam bunlarla. Benim aşık olduğum kız, lisedeyken Minibüs Caddesi’nde ve Bağdat Caddesi’nde etraftaki erkekleri durduran ve sevimli surat ifadeleri takınarak “pardoon, bir liranız var mı acabaa?” diye hepsinden para isteyen bir kızdı. Paraya ihtiyacı olduğundan değil, sadece zevkine yapıyordu bunu. Ailesinin durumu gayet iyiydi. Arkadaşıyla birlikte bu yöntemle günde 50-100 lira toplayan, sonra Kadıköy’de bir AVM’ye gidip bu parayla alışveriş yapan bir kızdı. Bunun gibi yüzlerce macerayla dolu bir hayat hikayesi vardı onun. İnsanları kullanırdı, bunu kimseye belli etmemekle birlikte herkesi küçümserdi, konuşurken herkesin üstündeymiş gibi konuşur ve gerçekten de bunu hak eder gibi yaşardı. Kötü biriydi aslında. Ama aynı zamanda çok da güzel severdi, beni diğerlerinden ayırırdı, onun en iyi arkadaşı olduğumu bilirdi çünkü. Onu en iyi anlayan kişinin kim olduğunu bilirdi; çünkü karşısındaki insan da insanları kullanan, insanları önemsemeyen şerefsiz bir insandı. Çivi çiviyi söker demişler, işte biz ikimiz böyleydik.

Ben kadında bunu arıyorum, hoşlandığım şey bu. Hep bunu aradım. Çünkü kendim de buyum. Jung ibnesi bu konuda yanılıyor. Kadın dediğin kötü olmalı. “Ay, yazık” diye bir şey olmamalı o kadının kitabında. Acımak yok, duygusallaşmak hiç yok. Duygusallaşıp güçsüzleşmek, ağlamak, su koyuvermek hiç hiç hiç hiç yok. “Diğer insanlar” sadece kullanılacak, faydalanılacak sömürü kaynaklarıymış gibi davranabilmeli bir kadın. Çünkü ben de öyle davranıyorum. Kadın bana eşlik edebilmeli. Hayatta sadece o ve ben insanmışız gibi yaşamalıyız, diğerleri yokmuş gibi. “Orada bir ceylan var ve çok tatlı!” Sikimizde bile değil. Tak diye kurşunu atıp o lanet ceylanı gebert, etini Erol Taş gibi kopara kopara çiğ çiğ ye, derisini yüz, iliğine kadar sömür o ibneyi. Kanını bile iç amk. Kulağını kemir ibnenin. “Diğerleri” bizim için bu olmalı. Sadece o ve ben. Bonnie ve Clyde.

Çok mu acımasızım? Belki biraz abartıyorum sevdiğim kadını bulamadığım için, ama vakit kaybetmekten de çok yoruldum. Zıtlığımdan sevgi çıkarmaya çalışmaktan yoruldum. Sevilmekten yoruldum. Sevilmekten nefret ediyorum ya. Ben sevmek istiyorum. Sevebileyim de, sevilmek o kadar da önemli değil. Olursa olur, olmazsa olmaz.

Bana hâlâ sağdakinden lazım.

Bana hâlâ sağdakinden lazım.

Pazar akşamları kuaföre gitmek gibi bir klasiğim var. Oraya her gittiğimde kapıda asılı olan not gözüme çarpıyordu: “Okul okumayan tam zamanlı çırak aranıyor.” Geçenlerde gittiğimde kapıda o notu görmeyince şaşırdım. İçeri girdim, baktım, bizim kuaförün yüzü gülüyor. Bulmuş kendine yeni bir çırak. Hafif topluca bir şey, 15-16 yaşlarında. Elindeki süpürgeyle yerdeki saçları süpürüyordu. “Hoşgeldiniz” dedi çırak, elimdeki çantayı falan aldı, “çay içer misiniz?” diye sordu. Kuaförüm beni berber koltuğuna buyur ederken “vay” dedim, “bulmuşsun sonunda kendine bi çırak.” “Sorma yaa” dedi. “Sabah girdi kapıdan bacaksız, ‘abi’ dedi, ‘aradığınız çırağı buldunuz.’ Gitti kapıdan kendi kendine söktü notu. Ne oldu anlamadık bile… ‘Aradığınız çırak geldi abi’ dedi, aldı eline süpürgeyi, başladı çalışmaya.

Berber bile aradığı çırağa film sahnesinden fırlamış gibi kavuşuyor amk, ben hâlâ aradığım kıza kavuşamadım. Öyle efso bir sahneyle gelmene gerek yok be kadın, mail at, “geldim” yaz, bana o da yeter. Slm yaz amk, asl yaz. Çarpışalım, kitaplar yere düşsün, ders notların dağılsın demiyorum. Zaten bu senin tarzın değil, böyle sahneleri oldun olası sevmedin sen. Ama yoksun ki. Yok ki. Bunun sebebi Türk ailelerinin kızlarını konservede yetiştirir gibi eve kapatarak yetiştirmesi sanırım. Çevrenin ve diğer şartların kızların karakterini Adile Naşit gibi oluşturması. Benim tipimdeki kızdan bu ülkede yok. Hani “bilmemneyus bilmemnis tipi çiçekler sadece Alplerin şu bölgesinde biter” tarzında bir olay, bu ülkede bu tipten hatun yetişmiyor. Bir konuda birisi için aşağılayıcı bir sıfat kullan, hemen patlatıyorlar: “yaaaa öyle demeee :)))” Lan ne diyim peki?! Gayet öyle işte. “Deme işte öyleeee, yazııkkk :(”

Kusura bakma Jung.

Okul Okumayan Tam Zamanlı C Aranıyor!

Jung birbirine benzeyen iki kişinin birbirinden rol çalacağını söylüyor. Örneğin ben diktatörüm, “şöyle olacak!” diye emir veriyorum. E bana benzeyen kız da Demir Leydi gibi kadın, o da bir şeyler emrediyor kendince. Jung burada kavga çıkacağını, uyumsuzluk oluşacağını iddia ediyor. Buna göre ben “emredersin bey :(” diyen kızla birlikte olmalıyım. Bence yanılıyorsun be koca reis. Tam tersi, o kavgadan en fazla kapı duvar etrafı dağıtmalı seks çıkar. Karşılıklı tokatlaşmalı filan bi seksten bahsediyorum, kimsin sen ha kimsin *çaat* şeklinde. Ha, bu yorgunluk yaratır diyorsan eyvallah, ama ben o yorgunluğa razıyım. Aldatma olmasın sadece. İki kişi birbirinde karar kıldıktan sonra başka alternatiflere gözünü kapatsın. Ondan sonra hangi bankayı soyacağımız konusunda istediğimiz kadar kavga edebiliriz, problem yok. Pompalı tüfeği kim taşıyacak, yüzümüzü hangi marka çorapla kapatacağız, nasıl suç işleyeceğiz; sabahlara kadar tartışabiliriz.

"ACAB di mi aşkım?" ^_^

“A.C.A.B. di mi aşkım?” “Evet kuzu” ^_^

Geçenlerde kendime şu meşhur kişilik testlerinden birini yaptım. (Myers-Briggs Kişilik Göstergesi) ENTJ diye bir şey çıktı sonuç. Buymuş kişiliğimin özeti. Extrovert, Intuitive, Thinking, Judging kelimelerinin birleşiminden oluşuyormuş bu tanım, yani özetle “Dışa Dönük”, “Sezgisel”, “Rasyonel, Mantığıyla Hareket Eden” ve “Yargılayıcı” diye çevirebiliriz. İnternette yaptığım kısa bir araştırmayla konuyla ilgili aşağıdaki gibi bir metne ulaştım:

ENJTler doğuştan liderdirler. Bu kişilik tipine sahip olanlar karizma ve güven yeteneklerini cisimleştirirler ve kalabalıkların ortak bir hedef arkasında birleşmesini sağlayan bir otorite planlayabilirler. Ama Prensip merkezli (F) eşdeğerlerinin aksine, ENTJler genelde mantığın acımasız seviyesi ile karakterize edilirler ve sonu kendileri tarafından nereye vardırılırsa vardırılsın amaçlarına ulaşmak için istek, azim ve keskin zekâlarını kullanırlar. Muhtemelen, nüfusun sadece yüzde 3’ünü oluşturuyor olmaları, daha utangaç ile hassas olan ve dünyanın büyük bir bölümünü oluşturan kişilik özellikleri, onlar tarafından ezilmesin diye herkesin hayrınadır. Ama biz, hemen hemen her gün güvendiğimiz iş ve kurumların birçoğu için ENTJlere müteşekkir olmalıyız.

Eğer ENTJlerin sevdiği herhangi bir şey varsa, o da küçük ya da büyük iyi bir meydan okumadır ve yeterli zaman ile kaynaklar olduğu sürece her hangi bir hedefe ulaşabileceklerine inanırlar. Bu nitelik ENTJ kişilik tipi gösteren insanları parlak girişimciler yapar ve onların planlarının her aşamasını azim ve katilik ile yerine getirirkenki stratejik düşünme ve uzun soluklu dikkat verme yetenekleri onları güçlü iş liderleri yapar. Bu azim genelde kendini gerçek kılan bir kehanettir, çünkü ENTJler hedefleri için başkalarının vazgeçip yollarına devam edecekleri yerde saf bir irade ile bastırırlar ve onların Dışa Dönük (E) doğaları onlarla birlikte olan herkesi, süreç içerisinde muhteşem sonuçlar elde etmek için kendileriyle birlikte sürükleyecekleri anlamına gelir.

İster büyük şirket toplantısı olsun, ister sadece bir araba almak, müzakere masasında ENTJler dominant, insafsız ve affetmezlerdir. Bu, onlar illa ki taş kalpli veya korkunç olduklarından değil, daha çok ENTJ kişiliğinin meydan okumadan, nüktelerin savaşından ve bu çevreden gelen hazır cevaplılıktan içtenlikle zevk almasından kaynaklanır ve eğer diğer taraf yetişemezse, ENTJlerin mutlak zaferin öz ilkesinden vazgeçmeleri için hiçbir sebep yoktur.

ENTJlerin aklından geçen esas düşünce şu şekilde bir şey olabilir: “Ben etkili olduğum sürece sen beni duyarsız olarak nitelemişsin, umurumda olmaz.”

Eğer ENTJ’nin saygı duyduğu birisi varsa, o kendisine entelektüel olarak karşı durabilen, bir katilik ile hareket eden ve nitelik olarak kendisine eş birisidir. ENTJ kişiliklerinin, diğerlerinin hünerlerini tanımak konusunda özel bir yetenekleri vardır. Onların ayrıca diğerlerinin hatalarını yüzlerine vurmak konusunda tüyler ürpertici bir derecede kayıtsızlıkları vardır ve bu noktada ENTJler gerçekten de kendilerini belaya sürüklenirken bulurlar.

Ne kadar bilimseldir bilinmez, birçokları için bilim soslu astroloji gibi bir konu bu. Ama sonucun büyük oranda beni yansıttığını söyleyebiliriz.Kalın harflerle işaretlediğim yere dikkat edin, orada alfabedeki bir harfi bulacaksınız. İşte uzun zamandır arayıp da bulamadığım şey, tam da bu.

Bu yazıda bahsettiğim konularla ilgili soracaklarınız varsa,

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana sorularınızı gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde düşüncelerinizi bana ulaştırabilir,
  • “Bence en iyisi görücü usulü” diye akıl vermeye çalışabilir,
  • “Cunkta kimmiş amk” diye yorumda bulunabilirsiniz. (Ciddiye alınma garantili.)
BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: