D) Hiçbiri.

Beni sürekli takip eden insanların olduğunu bilmek çok garip bir his. Hiç tanımadığım yüzlerce insana karşı bir tür “sorumluluk” üstlenmişim gibi geliyor bazen. Yazılarımı okumaktan keyif alan ve sürekli yeni şeyler yazmamı bekleyen bir grup insan var ve sık sık yazı yazıp onları “beslemediğim” zaman sanki onları hayal kırıklığına uğratıyormuşum gibi hissediyorum. Birebir aynı şekilde düşünmüyoruzdur, eminim, ama ortak bazı hisler bu insanlarla bizi birbirimize bağlıyor. Örneğin manevi konulardaki düşüncelerimi saçma bulan bir kız vardır orada belki, ama yine de farkımı takdir ediyordur bu kız, cesaretimi beğeniyordur. Kendisi de aynı cesarete sahip olmak istiyordur, bu yüzden yazılarımı okumak ona bu anlamda güç veriyordur. Şimdi bu kızı nasıl yarı yolda bırakabilirsin ki? Nasıl yazmazsın? Bu kız ya da ona benzer hislere sahip bir sürü adam dururken, nasıl dersin, “ben sıkıldım, gidiyorum” diye… Diyemiyorsun işte.

Gelin, nasıl ve neden diyemediğimin hikayesini anlatayım sizlere.

İki şey beni buraya çekmişti burayı açmadan önce: Birincisi anlaşılamamaktı, ikincisi de anlatacak çok şeyimin olmasıydı. Düşüncelerini paylaşmaya çalıştığın insanlar bu fikirleri anlayacak yeterlilikte değilse bu durum seni ya içine kapatıyor, ya da farklı çıkış yolları aramana neden oluyor. Ben ikinci seçeneği seçtim, buraya düşüncelerimi “kusarak” bu açığı kapatma yoluna girdim. Aradan geçen iki senenin ardından geriye dönüp şöyle bir baktığımda sağa sola savrulmakla geçen hayatımın hikayesini görüyorum. Hepsini bu blogda anlatmaya çalıştım: Mezuniyet, interrail, boşluk, işe girmek, çok çalışmak, sevmek, sevilmek, aldatılmak, aldatmak, üzülmek, sevinmek… Her şey bu hikayeye dahildi.

Bir türlü durulmadı hayatım. Bir türlü işleri tam olarak yoluna koyamadım. Size bu negatif havayı aktarmamak için elimden geleni yaptım, ama bunlarla tek başıma kalmak, içimde boğuşmak konuyu daha da boğucu hale getirdi hep. Bir şekilde içinden çıkacağımı biliyorum ama her şeyle aynı anda mücadele etmeye çalışmak çok zor. Hele de kalbin bir yandan sürekli kırıksa ve sevmekten korkuyorsan…

Evinden uzak yalnız kovboy tripleri…

İlk öpüşmemin üzerinden 11 yıldan fazla zaman geçti. Dile kolay, tam 11 yıl. Geride kalan 11 senede hayatıma giren ve hayatımdan çıkan kadın sayısını artık hesaplayamıyorum. Yıllar beni kaşar yaptı. 12-13 yıl önce bambaşka bir karakterim vardı. Sevdiğim kıza duygularımı açamıyordum. Karşısındayken heyecandan titrerdim, titrediğimi ona belli etmemek için vücudumla savaş verirdim. “Titreme, geri zekalı! Titreme!!!” Onu etkilemek için onun sevdiği şarkıları sabaha kadar kaseti sara sara çalışır, ezberler, okulda o şarkıları onunla mırıldanma şansı yakaladığımda “ohooo, ben bunları yıllardır dinliyorum yaaa :(” havası yaratmaya çalışırdım. Kızcağız bilmiyor ki dün akşam kağıtlara yaza yaza, kasetleri sara sara çalışmışım o şarkıları: “Yollaraa, yıllaraa, yazgımı yazdım… nınınıı… neydi lan?”

Bir mektup yazmıştım ona. Yaşım en fazla 13, belki de 12. Yazdım mektubu, zarfa koydum, güzelce süsledim içini dışını. Kalpler çizdim, seni en çok seven bilmem neler yazdım üstüne. Beden dersinde, herkes dışarı çıktığında gizlice sınıfa sıvışıp çantasına bırakacaktım. Dilimle ifade edemediğim duyguları yazarak ifade etmeyi düşünmüştüm. Korktum sonra. Beni rezil eder diye korktum. Günlerce çantamda getirdim, götürdüm o mektubu. Aylarca aşk acısı çektim o küçücük yaşımda. O kırmızı Nike çantaya dakikalarca bakakaldım. Yapamadım, atamadım o mektubu çantasına. Ona ulaşamadıkça üzüldüm, kokusunu duydukça çarpıldım. Ama mektubu çantasına atamadım. Peki çocukluğumda kalbimi küt küt attıran, ellerimi titreten, dudaklarımı kurutan o aşk heyecanı bugün de beni sarıyor mu? Ne gezer amk. Bugün bir kızla buluşurken simitçi tezgahına çay fişi bırakır gibi rahatım artık. Halı saha maçında pas ister gibi otomatiğe bağlamışım artık muhabbeti: “Üç kardeşiz. Hı-hı, bilgisayar mühendisliği. Evet, dört yıllık. Bu arada sormadım, ne içersin? ^ ^”

İlk öpüşmemden sonra sokaklarda coşkuyla koşuşturduğumu hatırlıyorum. İlk rozetini almış Ash edasıyla dolanmıştım etrafta. Benim için çok önemliydi, çok romantikti, çok anlamlıydı bunlar. Son birkaç yıllık ilişki geçmişime bakıyorum bir de, ilk buluşmaya gitmeden önce otel rezervasyonunu yaptırmadığım kız olmadı. Bir de mahsus rezervasyonu ona yaptırıyorum ki her şey kötü gitse bile “ulan 150 lira para domaldık odaya, sevişelim bari de para boşa gitmesin” diye düşünsün kız. O derece Tefal sen her şeyi düşünürsün modundayım yani. Peki lisenin başlarındaki o temiz, saf çocuk ben miydim gerçekten? Titreyerek kızlara bir şeyler anlatmaya çalışan o utangaç velet ben miydim? Hani şu lisenin ilk günlerinde yeni tanıştığı kızlarla yanaktan öpüştüğünde utancından yerin dibine giren çocuk? Galiba bendim. Peki bugün? Bugün, çocukluğunda Sibirya’nın karlı dağlarında babasının dürbünlü av tüfeğiyle kurt vura vura yetişmiş soğukkanlı bir keskin nişancı edasıyla takılıyorum ilişkilerimde. TAAK! Atıyorum ve vuruyorum. Ketçap şişesi gibi dağıtıyorum kızların kalbini. 🙁

Beni siz yarattınız, gerizekalı kızlar. Kalbimi kıra kıra, benimle oynaya oynaya, bana şiirler yazdıra yazdıra, o şiirlerle dolu defterleri bana paramparça ettire ettire, beni siz yarattınız.

.

– Seviceksin ulan! *TUFFF!!!!!*

Geçtiğim yollar…

Çocukluktaki saf halimden ne kadar uzak olsam da, hala birilerine yoğun hisler besleyebiliyorum, itiraf edeyim. Çok nadir oluyor bu, ama olduğunda da benim bütün dengemi bozuyor. Size daha büyük bir itirafta bulunayım, belki bana hiç yakıştıramayacaksınız ama, bu blogu yazmaya başladığımda unutamadığım bir kız vardı kafamda ve neredeyse her şeyi o okusun diye yazıyordum. Yani elbette o olmasa da yazardım, ama sanki yazarken ona hitap ettiğimi hatırlıyorum. Sanki yazı bittikten sonra koşarak onu arayıp “Nasıl?” diye sorup övgüsünü almak isteyen bir çocuk gibiydim. Sanki beni bir gün okuyacak, “oha, nasıl bir erkeğe sahiptim ben yaa, hemen şunu arayayım” tribine girecek, böylece ben de onu geri kazanacaktım. Tam olarak hislerim bu olmasa da kafamın minicik bir yerinde böyle bir düşünce yoktu dersem yalan söylemiş olurum. Onu kazanamasam bile, bir başka kıza “vay be, ben de bu kız gibi olmalıyım” dedirtecektim ve onu başka birinde yaşatacaktım. Uzun süre içimde bu hisle yaşadım, bu hisle yazdım. Hiçbiriniz bilmiyordunuz, belki kiminiz hissetti, ama bunu hiç itiraf etmedim. Ne size, ne de kendime.

Her şey bitmedi, bitemez. Aşkımız kalmasın yarım. :(

Her şey bitmedi, bitemez. Aşkımız kalmasın yarım. 🙁

Aradan bir yıl kadar zaman geçti, bir sürü şey yaşandı ve sonunda o kızla biz yeniden bir araya geldik. Her şey muhteşemdi. Rüyayı yaşıyordum, beni tam olarak anlayan harika kadınımla sonunda birlikteydim. Üstelik yazılarımı da hemen okuyordu! “Nasıl olmuş?” diye sorabiliyordum artık. Dünyanın en şanslı ve en mutlu erkeğiydim… Sonra bu ilişki bitti. Son kez ve kesin olarak bitti. Çok sarsıcı, üzücü ve yıkıcı bir şekilde bitti. Hiçbir şey yarım kalmayacak şekilde, bir başka şansımızın olmadığını fark ettire fark ettire bitti. İçtim, çok içtim. Kendimi toplamaya çalıştım, üzüldüm, yıkıldım. Sonra bir gün gözüm mail kutuma takıldı. Blogumun barındığı hosting sitesinden mail geldiğini gördüm. Sitemin host edilme süresi sona eriyordu, ayrıca site adının da süresi bitiyordu. Tüm bunları devam ettirmek için yeniden ücret ödemem gerekecekti.

Pahalı bir hosting şirketiye çalıştığım için yenileme ücretleri oldukça yüksekti. Bu ücreti vermeli miydim? İşte o gün korkunç bir ikilemin içine düştüm. Daha uygun bir servis sağlayıcı şirket bulmak araştırma işiydi, başka bir şirketten hizmet alıp siteyi buradaki alana taşımak da ek uğraş istiyordu. Bütün bu uğraşları vermeli miydim? Günlerce siteye boş boş baktım. “Devam etmeli miyim sana yazmaya?” diye sorup durdum sitenin logosuna. Haftalarca “herhalde bitti, buraya kadarmış” duygusuyla dolaştım. “Bari son bir yazı yazıp veda edeyim” dedim. “20 Ay Sonra…” yazısını işte bu hislerle yazdım. O yazıyı bu bilgilerle yeniden okuyacak olursanız o sırada hangi hislerle boğuştuğumu belki daha iyi anlayabilirsiniz. Aslında o, bir veda yazısıydı. Uzattım, uzattım, uzattım, ama bir türlü veda edemedim size. Uzun süre umutsuzca düşündükten sonra, en son hafta “aman” dedim, “bırak yeni bir döneme girelim.” Siteyi, son haftanın son saatlerinde başka bir şirketin alanına taşıdım. Eğer bunu yapmasaydım, bütün yazdıklarımı bir yere yedeklerdim belki, ama internet aleminden de belki bir daha geri dönmemek üzere çekilmiş olacaktım. Siz bunları, bu içimdeki fırtınaları hiç hissetmediniz, hiç fark etmediniz. O sırada içimde bombalar patlıyordu, fırtınalar kopuyordu, depremler oluyordu. Eğer yenilseydim o umutsuzluğa, bugün bu yazıyı okumuyor olacaktınız. Kendimle haftalarca savaştıktan sonra sitenin ömrünü “bir yıl daha” uzattım ve “o kızdan” tamamen arındıktan sonra yazdığım ilk yazıyı yazdım: “Üşü Artı Fatih Eşittir İktidar!”

O gün bu gündür, sadece kendim için yazıyorum.

Sevmek…

Benim A-B muhabbetini bir çoğunuz biliyorsunuz. A tipi kız, B tipi kız. A, sorumsuz, eğlenceli, gündelik yaşayan kız. B, seven, bağlanan, kollayıcı bir kız. A, barda tanıştığında geceyi muhabbetle kapatabildiğin, sana tekila ısmarlayıp hiç duymadığın bir kabilenin dilinde şerefe diyebilecek ve gecenin sonunda -tabii ki- eve gelecek türden kız. B, anne yarısı. Bir de C var, o da bunların ikisine de sahip muhteşem varlık. Bulunamayan cinsten olan hani.

"Dünya dünya olalı böyle kapsamlı ve bilimsel bir çalışma görmedi!" - Nature Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

Grafiğimizi yeniden hatırlayalım.

Ben o kızla ayrıldığıma değil, o kızın “C olmadığına” üzüldüm daha çok. Acımı bir B ile hafifletmeye, onun sevgisinde gölgelenmeye çalıştım. Yetmediği yerde yanına bir A ekledim, üçlü aşka çevirdim hikayeyi. Bir türlü tutmadı, farklı sebeplerden dolayı iki kızdan da ayrıldım şimdi… Bugün tamamen yalnızım. Ne kalbimde birisi var, ne de hayatımda. Bloga devam etmek için bir güç buldum, ediyorum. Ama sevmeye devam etmek için gücüm var mı, bilmiyorum.

Her insan gibi ilgiye, sevilmeye ihtiyaç duyuyorum. Yaramaz bir çocuğum ben, kollanmam lazım, sevilmem lazım. Her şeyi berbat edebilirim, zor biriyim, her şeyin içine sıçabilirim. Ketçaplı makarnayı döke saça yemiş çocuk gibi ağzımın, üstümün başımın peçeteyle silinmesi lazım benim. Gücün yoksa, hiç yaklaşma bana. “Deneyeyim bakalım olacak mı?” diyerek gelme. “Senden eminim, sen benim adamımsın, sen bensin” diyorsan gel. Herkese ustalıkla yalan söyle, bana söyleme. Herkesi kandır, bana kendin ol. Herkese kötü ol, bana 12-13 sene önceki çocukluğum gibi davran. Saygımı bekleme, saygımı kendin kazan. Farklı olmaya çalışmak için ucuz numaralara girme, “ay herkesin yaptığını yapmam” moduna girip mesela ilk geceden otel odası tutmamaya çalışma. Kendin ol, rahat ol, Üşü ol… Olabileceksen, gel.

- Kes sesini Üşü, çok işimiz var! + Tamam abla pardon sustum ki hemen :(

– Kes sesini Üşü, çok işimiz var! + Tamam abla pardon sustum ki hemen 🙁

Böyle birini istedim, olmadı. A ve B’yi birlikte sevmeye çalıştım, tutmadı. Geçtiğimiz günlerde C’yi yaratmaya da çalıştım, o da tutmadı, inanır mısınız? Ben ne kadar bahtsız bir bedeviyim böyle.

Bulamıyorsan kendin yetiştir!

Ask.fm hesabıma çok uzun süredir gelen bir kız vardı. 17 yaşındaydı o sırada, beni okumaktan ne kadar keyif aldığını falan yazıp duruyordu. Yaşı küçük olduğu için hiçbir şekilde yakınlık kurmaya çalışmadım, ama her zaman bir abi koruyuculuğunda yaklaştım, üniversite sınavlarında motivasyonunun yüksek olmasını sağlamaya çalıştım. Kafası karıştığında destek oldum, sorularına güzel cevaplar yazdım. Neticesinde, eğer söylediği doğruysa, Boğaziçi’ni kazandı.

Üniversite sonuçları geldikten sonra, “eh, artık üniversiteli oldu ^ ^” diyerek mesaj attım ve özele çektim. Kafamın içindeki düşünce şuydu: Bu kız akıllı bir kızdı, belli bir potansiyel taşıyordu. Öğrenebilirdi. Ben onun yaşındayken onun tırnağı etmezdim. Bir yerde çalıştım da üç kuruş para kazandım diye kurban kesmek üzerime vazifedir diye düşünüp bütün paramla kurban kestirmeye çalışıyordum amk. Ben ve kurban, evet. Paramı biriktirdim, dedemle kalkıp kurban yerine gittik, hayvanı seçtik. Kesme iznini bana veriyor musun minvalinde bir şeyler sordu adam, verdim. (?) Adam bismillahiallahüekber!! diye hayvana bir girdi boğazdan… Evet, ben oydum. Bugün neredeyim, o gün neredeydim. Benim kimsem yoktu, oysa bu kızın bir Üşü’sü olacaktı. Çok daha hızlı ilerleyebilirdi. Bir anda içimi umut kapladı o sırada.

Kendi C’mi yaratacaktım. Kıza görevler verecektim. “Git ve süpermarketten kalem pil çal!” Git, interrail yap. Git, yurt dışında euro diye lira yedir. Annenlere yalan söyle. O gün eve gelme, kimse nerede olduğunu bilmesin. Kötü ol amk. Şerefsiz, haysiyetsiz, onursuz, çıkarcı, adi, üçkağıtçı ol. Sonra da bana gel.

“Off, harika şeyler söylüyorsun, ben bu olmak istiyorum!” dedi. Ama sonra yürümedi olay. “Sen benim ulaşılmazımsın” dedi, “seni putlaştırmıştım” dedi. Bana dokunmaktan, benimle tanışma ihtimalinden çekindi. “Yapamayacağım” dedi, özel konuşmadan kendini çekti. Öylece, mal gibi kaldım arkada.

Eee, sonuç? Elde ne var şimdi?

  • C yok.
  • A1 gitti.
  • B1’den de ben gittim. (Uzun hikaye)
  • C yaratmaya çalıştım, ergen çıktı…

Bilen varsa söylesin, VPN nasıl yükleniyordu? 🙁

Bundan sonra ne olacak?

Anlaşıldı, uzun süre yalnızım artık. Bari siz beni bırakmayın. Canınız mı sıkıldı, mail atın, paylaşın benimle hislerinizi. Ortaya çıkın, anlatın bir şeyler. Ask.fm’e gelin, üye olun, soru sorun, bana eşlik edin. Gerisini ben de bilmiyorum artık.

- Artık hiç sevmeyecekler miymiş? :(

– Artık hiç sevmeyecekler miymiş? 🙁

25 yılı bu şekilde devirdik işte... Bakalım bir sonraki 25 yıl bana neler getirecek.

Bu yazıda bahsettiğim şeylerle ilgili söyleyecek bir şeyleriniz varsa;

  • Ask.fm’den anonim olarak gelip soru sorabilir,
  • Aşağıdaki yorum bölümünden düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir,
  • Yukarıdaki iletişim bölümünden bana ulaşabilir,
  • “Ben seni severim ki!” diye tepki verebilir,
  • Ask.fm sayfama gelip, “25 yaş sendromu mu yaşıyorsun?” diye soru sorarak cevap vermemi bekleyebilirsiniz. (Yazı olarak gelme garantili.)
BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: