Anasayfa / Üşenen Adam'a Dair / Kitap Yazmak ve Yazarlık Üzerine…

Kitap Yazmak ve Yazarlık Üzerine…

Mühendis olduğumu ve bilişim sektöründe çalıştığımı blogu yeni keşfeden biri değilseniz muhtemelen biliyorsunuzdur. Çocukluğumun büyük bölümü “bilgisayar kurtluğuyla” geçti ve çocukluktan beri hayalim bu işi yapmaktı. Kariyerimin bu yönde ilerliyor olmasından keyif almadığımı söyleyemem; her ne kadar çok çalışıyor olsam da, hayatıma ayıracak boş vakti ve enerjiyi henüz çok fazla bulamıyor olsam da para kazanıyor olmak güzel bir his. Düşüncelerimi yazıyor olmak, yaratıcılığımı kullanabiliyor olmak ise bambaşka bir duygu. İşte bu bölüm hayatımın bir başka yönü, bana asıl mutluluk veren taraf. Bilişim dünyasındaki kariyerim devam ederken, bir yandan burada ilişkiler ve hayatla ilgili cesur sayılabilecek yorumlar yapıyorum. Belki bir de kitap yazabilirim, bilmiyorum. Yazmaya yeteneğim var mı? Bunu da bilmiyorum. En azından iyi bir anlatıcı olduğumu söyleyebiliriz.

İyi bir anlatıcı olabilmek için anlatım yeteneğini ve kelime hazneni geliştirebilmiş olman beklenir. Ben yazı yazmaktan çok hoşlanıyorum. Yazdığım her blog yazısında yazarlık “karakterimin” ve tarzımın biraz daha oturduğunu hissetmek harika bir duygu. Kendimce geliştirdiğim yazma tekniklerim bile var; örneğin bir yazıyı yazdıktan sonra yayınlamadan önce 24 saat beklemek bunlardan birisi. Yazıyı yazının etkisinden çıktıktan sonra tekrar okuyunca gözümü tırmalayan ya da eksik bulduğum bir bölüm var mı diye bakıyorum; bu sayede eski yazılarıma aylar sonra döndüğümde o yazıyı hâlâ ilgi çekici ve eğlenceli bulabilmem mümkün oluyor. Elbette başka teknikler de var kullandığım. İşte bütün bu teknikleri yaza yaza ortaya çıkarıyorsun, anlatım yeteneğini de yine bu şekilde geliştirebiliyorsun.

Yazı yazmakla ilgili deneyimlerim elbette ki bu blogla başlamadı. Aksine, çocukluğum metin yazarlığıyla geçti. Hikayesi uzundur.

İlk yazarlık deneyimim…

Ortaokula geçtiğimde babam şu an halen işletmekte olduğu şirketi açmıştı. Sene 2000 ya da 2001, tam olarak hatırlamıyorum. Şirkette babamdan başka çalışan yoktu o dönem, zaten kriz ortamında olduğumuz için birilerini yanımızda çalıştıracak kadar paramız da yoktu. Babam çalışmaya gittiğinde ben ve annem dönüşümlü olarak dükkana bakıyorduk. Sonra annem rahatsızlandı, 11 yaşında bir çocuk olarak ben tek başıma o dükkana bakmaya başladım. Okulda sabahçı öğrenciydim, 1’e doğru çıkıyordum okuldan. Okulum da işyerimize yürüme mesafesindeydi. Her gün yürüye yürüye okuldan işyerine gelirdim, babam da çalışmaya giderdi. Bazen babam dükkanı hiç açmamış olurdu, öğleden sonra anahtarımı takıp ben açardım dükkanı. Oradayken telefonlara bakardım, gelen müşterilere yaptığımız işi anlatıp kartımızı verirdim ve telefonlarını not ederdim. Akşamları da saat 7’de dükkanı kapatır, eve gelir, herkesle birlikte yemeğe otururdum. Bu düzen yıllarca devam etti. Küçücük başıma o dükkanda yıllarca çalıştım. Yaşıtlarım maç yaparlardı, ben çalışmak zorunda olduğum için çoğu zaman katılamazdım. Babam bazı günler -eğer dışarıda işi yoksa- bana izin verirdi, biraz erken çıkardım. Ama onun dışında dükkanın duvarını kale yapıp tek başıma duvara şut çekerek ve telefon çaldığında içeriye koşarak büyüdüm diyebilirim. Zor zamanlardı; ama babama yardım etmek zorundaydım.

- Gidiyim de dükkanı açayım.

– Gidiyim de şu dükkanı açayım.

Liseye geçene kadar her gün o dükkanda çalıştım. Dükkanı açtığımızda ilk bilgisayarımı oraya koymuştuk; benim emektar Pentium 2’yi. Evde de teyzemin hediyesi Pentium 3 866 Mhz bir sistem vardı. Dükkandaki bilgisayarda hiçbir şey yapılmıyordu artık. Oyun oynayamıyorsun, özellikleri hiçbir oyunu kaldırmıyor. İnternet zaten yok. Emülatör kurup eski Sega oyunlarını, Gameboy oyunlarını filan oynamaya başladım ama bir yerden sonra o da sıktı. Hani şimdi telefonuna beş saniye dokunamayınca kafayı yiyorsun, Twitter’a iki dakika bakamayınca gözlerin seyirmeye, ellerin kaşınmaya, alnın terlemeye falan başlıyor ya, işte o alışkanlık sende 2010’ların ortalarına doğru gelişti. Ama ben, bilgisayar manyağı bir sapık olarak, 90’ların sonunda, 2000’lerin başında bile öyleydim. O zamanlar da Ekşi Sözlük’e girerdim, Yahoo’da takılırdım, Hafif.org’a, Bildirgec.org’a girerdim. “Salak Kız Nasıl Tavlanır” diye bir site vardı, oradaki yazıları okurdum. O zamanın Üşü’sü oydu. Ben o metinlerle büyüdüm, kızların Iron Maiden tişörtü giymiş bile olsalar gizli gizli Cengiz Kurtoğlu dinlediklerini iddia eden tuhaf bir abi kaleme almıştı o yazıları. Çocukluğunda böyle yazılar okumuş adamdan Romeo olmasını nasıl beklersin abi? Hala Brut ve Fahrenheit marka parfüm gördüğümde çocukluğuma gidiyorum, Guatemala kahvesi söyleyemiyorum kafe ortamlarında üstüme başıma fışkıracak diye; ne anlatıyorsunuz bana siz?!

Dükkanda olduğum zamanlar can sıkıntımı geçirebilmek için bilgisayar ve oyun dergilerine yüklenmeye başladım. 8 yaşımdan beri eve BYTE dergisi girerdi, onun dışında CD Oyun ve Gamepro dergilerini de düzenli olarak alırdım. Aralıklı olarak diğer dergileri de (Pc Magazine vs.) aldığım olurdu. O zamanlar 56K internetten bir mp3 dosyasını bir haftada indirirdin, dergileri de CD’si için alırdın. Hani şimdi adil kullanım geyiğine internet hızın düşüyor da şikayet ediyorsun ya, 56K ile (ki 30’u hiç geçemezdim, 14’leri gördüğüm çok oldu. Rekorum 2.) internete çıktığını bir düşün. Bir hayal etmeye çalış. Yapılacak hiçbir şey yok, deliriyorsun. Ve düşün, işyerindeyken o internet dahi yok! Haliyle yaşadığım can sıkıntısını bir şekilde geçirmem gerekiyordu. Ben de açtım bilgisayarı, aldığım o dergilerdeki makaleleri en baştan bilgisayarda yazmaya başladım.

Nostalji.

Eskiler bilir diyip susuyorum.

Sapıklığa bakar mısın?! Adam dergide ekran kartı incelemesi yapmış diyelim, 2 sayfalık yazı. Ben o yazıyı okuya okuya motamot bir şekilde Word’e geçiriyorum. Kim yapar abi bunu? 31 çekmeyi öğrenmem gereken yaşta noktalama işaretlerinden sonra boşluk bırakmayı öğreniyorum, kafaya gel. Öyle yetişen bir çocuğun büyüyünce bir şeyler yazmadan rahat durabilmesi mümkün mü? Neyse, birkaç aydan sonra bu da sıktı, baktım ki bütün dergilerde aynı ürünün farklı kişiler tarafından incelemesi yazılmış ve aşağı yukarı aynı şeyler yazılmış, ben de her birini okuduktan sonra kafamdan inceleme yazıları yazmaya başladım. Özet çıkarır gibi; o şekilde yazdığım yüzlerce yazı vardır. Hayatımda bir kez bile görmediğim oyunları, programları, donanım ürünlerini sanki dün gece yastığımın altına koymuş da uyumuş gibi bir özgüvenle incelemeye başladım. “Çok fazla ısınıyor, ekibimizi en fazla rahatsız eden konulardan biri de bu oldu.” Pezevenk sanki dokunmuş da eli yanmış gibi anlatıyor, ekibimiz falan, ne ayaksın Fatih ya? 11 yaşında veledin olsa olsa Pokemon tasosu, futbolcu kartı ekibi olur amk. Ama başka türlü o yalnızlık ve sıkıntı geçmiyordu. Neler neler yazıyorum ama, ne cümleler: “Soldier of Fortune daha önce oynadığımız hiçbir oyuna benzemiyor!”, “Ekibimizle E3 fuarındaydık!” , “Yeni Windows’un ilk incelemesini her zaman olduğu gibi yine ilk olarak dergimizde bulacaksınız!”

Yaza yaza, anlata anlata Türkçem ilerledi. Bugün yazılarımı keyifle okuyan birileri varsa bunu o günlerde yaptığım pratiklere borçluyum, bundan eminim.

Ya bugün?

Bugüne dönersek, elimde iki farklı kişilik ve iki farklı macera var. Birincisi malum, kendi kişiliğim, kendi hayatım. Bunu kendi haline bırakırsan muhtemelen yurt dışında çalışacak bir bilişim çalışanı olur, eli yüzü düzgün bir maaş alıp yaşayabildiği ölçüde standart dışı bir hayat yaşamaya çalışır ve 10 üzerinden 5-6-7’lik mutluluklar yaşayarak hayatını noktalar. Bir de Üşenen Adam var. Ailedeki (evet, kişiliklerimin toplamı bir aile) yaramaz çocuk, kısaca Üşü. Üşü’nün neler yapabileceğini henüz tam olarak biz de bilmiyoruz. Şu an buradan düşüncelerini paylaşmak ve ağırlıklı olarak lise çağındaki çocuklarla ask.fm’de eğlenip onların sorularını cevaplamaktan ibaret bir hayatı yaşıyor. Kitap yazmak gibi bir ideali var, bundan daha fazlasını da istiyor, henüz bunun nereye varacağını bilmiyoruz. En iyisi onun görüşlerini onun dilinden yazmak.

Ergenlerin ilgisini çekmeyen her işin popülist kaygılarla yapıldığını düşünüyorum. Bana göre popülizmin hedef kitle sayısıyla bir alakası yok. Bir işi toplumun %80’inin beğenisine sunduğunda da, %4-5’lik kesimlerin zevkine sunduğunda da farklı ölçeklerde popülist davranmış oluyorsun bence. Kocaman bir stadyumda 50 bin insana seslendiğinizi ve onların hoşuna gidecek sözler söylediğinizi düşünün; işte bu, büyük popülizmdir. Örneğin pop müziktir bu, din pazarlamaktır, milliyetçiliktir mesela… Bir de benzeri bir olayı küçük ve kendi halinde bir kesim için yaptığınızı düşünün. Ölçek ufak olsa da, küçük bir odanın içinde yine “oradaki herkesin hoşuna gidecek şekilde” konuştuğunuz için küçük ölçekli bir popülist tavır yürüttüğünüzü düşünürüm ben. Yine bir kitleyi memnun etmeye çalışıyorsun çünkü; kendin olamıyorsun. Bundan dolayı, bugün popülist olmadığı iddia edilen bütün insanların bir ölçüde popülist kaygılarla hareket ettiğini iddia ediyorum ben. Herkes “beğenilmek için” kendisini biraz yumuşatıyor, bir ölçüde kendini ona sunulan kaba göre şekillendiriyor. Bir eleştirim yok, bu tavrı anlayabiliyorum ve saygı duyuyorum. İnsanların 22-23 yaşından sonra fikirlerini değiştirmek kolay değil; herkes üniversitede aşağı yukarı nasıl bir insan olacağını ve bundan sonraki yaşamında fikirlerinin ne yönde olacağını şekillendirmiş oluyor. Sen 27 yaşına kadar fikirlerini oturtmuş ve taş gibi kalıplaştırmış adamlara kendini %100 kabul ettiremezsin; sadece bunlara uygun davranarak belki bir parça ekmek yiyebilirsin. Bu sırada da üç beş zararsız ve suya sabuna dokunmayan konuda fikirlerini değiştirebildiysen heriflerin, şanslısın. O odunu azıcık yontsan sana yeter. Daha fazlası için, ı-ıh, ne yapsan boşa. Ben bunu gördüğüm an bu işten vazgeçtim. Beğenilmek için görüşlerimi yumuşatmak benim yapacağım iş değil çünkü.

kurtar

Pelin bunu beğendi.

30-40 yaşında heriflere, kadınlara yazılar yazacak entelektüel birikimim yok mu? Bence var. Bunu yapamaz mıyım? Bence yaparım. Ama bunu yapmanın getirisi beni cezbetmiyor. Ben yaşça küçük, öğrenmeye aç, etrafında ilgi çekici örnek görmek isteyen arkadaşlara yazılar yazmayı daha çekici buluyorum. Onlar seni daha fazla sahipleniyor çünkü, söylediklerini daha fazla önemsiyor. Bundan daha önemlisi de yazı yazarken sürekli çocukluğuma gidiyorum ve kendi yazılarımı çocukken okumuş olsaydım bugün ne noktada olabileceğimi düşünüyorum. Bence daha ileri giderdim, en basitinden belki liseyi yurt dışında okumak için çabalardım, kendimi karşı cins için bu kadar hırpalamazdım, insanları bu kadar umursamazdım. Acı çeke çeke öğrendiğim bazı gerçekleri çok daha çabuk keşfeder, vakit kaybetmez, daha fazla ilerlerdim. Bugün benim 11 yaşımdaki, 15 yaşımdaki, 17 yaşındaki hallerim etrafta geziyor, biliyorum; bunların çoğu zamanın gelince benim geçtiğim yerlerden geçecek. Kimisi geçiyor belki de. Kimisi kendini hırpalıyor bir çocuk için ya da bir kız için, kimisi babasıyla kavga edip duruyor. O çocuk yalnız. Ben o çocuğun elinden tutmalıyım; çünkü benim elimden kimse tutmadı. Ben güçlü olduğum için ayakta kaldım. Ben bunu arkadan gelenlere vermeliyim.

J.K.Rowling’in gidiş yolu benim çok ilgimi çekiyor. Önce küçük çocuklar için Harry Potter’ı yazdı, kitlesi onun kitaplarıyla büyüdü, kadın şimdi aynı kitleye “büyükler için” kitaplar satarak hayatına devam ediyor. Bir kitleyle geldi, onu sürekli büyüttü ve şimdi o kitleye amiyane tabirle ne çaksa gidiyor. Bunu amaçlıyorum. Dengeyi çok iyi tutturursam bunu başaramamam için hiçbir sebep yok.

Peki ne yazmalıyım?

Haziran ayından itibaren bir kitap yazmaya başlamak istiyorum. İki ihtimal var: Birincisi sadece ilişkiler üzerinden gitmek ve eğlenceli bir içerik oluşturmak, ikincisi ise, ilişkiler konusunu da içeren, ama hayatla ilgili diğer konulardan da bahsettiğim bir denemeler kitabı yazmak. İlişkiler üzerine gideceksem aklımda çok eğlenceli bir kitap ismi de var, ama kendimi tek bir konu başlığıyla kısıtlamak ne derece doğru olur bilmiyorum. Bulduğum isim çok eğlenceli olduğu için beni yazmaya motive edecek, bundan eminim. Ama bir yerden sonra tıkanmak konusunda çekincelerim var. Ayrıca bahsetmek istediğim çok şey var. Öte yandan kitabın ismi de zayi olsun istemiyorum. Neticede bu iki türden bir tanesini yazmaya başlayacağımı söyleyebiliriz, hangisi olacağını ise şimdilik ben de bilmiyorum. 

Ekibimizle konuyu inceliyoruz.

- Sabırsızlıkla bekliyoruz Üşüüü! <3

– Sabırsızlıkla bekliyoruz Üşü! <3

Bu yazıda bahsettiğim şeylerle ilgili söyleyecek bir şeyleriniz varsa;

  • Ask.fm’den anonim olarak gelip soru sorabilir,
  • Aşağıdaki yorum bölümünden düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir,
  • Yukarıdaki iletişim bölümünden bana ulaşabilir,
  • “Üşü kitabın adı ne?!!1” diye tepki verebilir,
  • Ask.fm sayfama gelip, “Üşü fzıl sayada laf sktunya pes ne kötü bşymi söylemş .s ?” diye soru sorarak cevap vermemi bekleyebilirsiniz. (Gelme garantili.)
BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: