Anasayfa / Doğru Bilinen Yanlışlar / İyi Bir Çocuk Olup Şirinler’i Görebilmek Başarı Mıdır?

İyi Bir Çocuk Olup Şirinler’i Görebilmek Başarı Mıdır?

Dershane hocaları, rehberlik öğretmenleri, kişisel gelişimciler… Psikologlar, image maker’lar, profesörler, doçentler… Kitap yazan CEO eskileri, astrologlar… Evrenle mesajlaştığını iddia eden çeşit çeşit insan tipleri… Hepsi farklı farklı konularda “uzman”laşmış insanlar olsalar da günün sonunda bütün bu insanların aynı kavram etrafında birleşip aynı şeyden ekmek yemenin çabasına girdiğini görüyoruz: Başarı. 

Yıllardır başarı kavramı omzumuzda bir yük olarak duruyor. Ailelerimiz bizden başarılı olmamızı bekliyor, çevremiz bizden gelecek başarılara aç. Hepsinden önemlisi başkalarının başarıları sürekli bizim önümüze çıkarılıyor, sürekli başkalarıyla kıyaslanıp duruyoruz.

Peki, nedir bu başarı? Gerçekten de istendiğinde elde edilebilir bir şey mi?

***

“Başarı nedir?” sorusunun cevabını çocukken ve ilk gençlik yıllarımda “kişisel tatmin” ve “çevrenin onayını kazanmak” olarak veriyordum. Ayağım yere basmaya başladıkça bu cevabım haklı olarak “para”ya doğru evrildi. Uzun bir süre de o şekilde kaldı. Bugünlerde liyakatin ve zekanın değil, torpilin ve yalakalığın öne çıktığı bozuk bir düzene şahit olmaktayız; iş dünyasında “yandaş besleme düzeni” yerine düzgün bir rekabet ortamı oluşmuş olsaydı, kapitalizm çarkları sağlıklı bir şekilde dönüyor olsaydı, o düzende asla “hayatta kalamayacak” cinsten bazı insanların banka hesaplarında milyon dolarlar var bugün. Kimsenin parasında pulunda gözüm yok elbette; ama bu tür vasat insanların kocaman jiplerle doğaya hak etmedikleri kadar çok karbondioksit salınımı yapıyor olmaları yıllar içinde beni paranın bir başarı ölçütü olarak sayılamayacağı fikrine doğru yönlendirdi açıkçası.

Ne alaka amk? Ne Keynes bilir, ne oyun kuramı, ne arz, ne talep; herifin okuduğu 3 kitap yok, ama doğru kişilerle hemşehri olduğu için bir şekilde faiz arttırımı ya da indirimi yapılacağı kulağına fısıldanıyor ve herif ona göre döviz alıyor ya da dövizini elden çıkarıyor. Yardım almadan mercimek çorbası içmeye zor yetecek IQ’suyla bu tip insanlar rezidanslar, devasa siteler ve AVM’ler inşa edecek paraları böyle böyle birkaç gecede kazanıyorlar. Üstelik o binaların yapılacağı araziler de kendilerine ölü fiyattan veriliyor. Üstüne üstlük şehir de kasıtlı olarak o arazilerin olduğu tarafa doğru büyütülüyor, yatırımlar -uzaktan bakan bir insana rasyonel gözükmediği halde- o bölgeye gidiyor. Alınan arsaların yakınından metro geçiriliyor, etrafına havalimanı ve envai çeşit çılgın projeler yapılıyor. Sonuç? Yapay olarak 10 liraya dönüştürülmüş olan bir 1 lira ile alınan arazi, zorla, ittirile kaktırıla 10 bin liralık değere geliyor.

Zekanın gücü mü? Hayır dostum. Bu ülkede Rize zekadan büyüktür. Ve hayır, inanın ki siyasete girmiyorum, bugün badem bıyıklılar böyle kazanıyorsa, dün de Demirelciler yahut askere yakın duran insanlar yine bu şekilde malı götürüyordu. Bugün muhafazakârların yediği düzenden dün de Kemalist iş adamları nemalanıyordu. “Neden bunlar yiyor?” diye sormuyorum, konu yetersiz insanların bu paraları hak etmeden götürüyor olmaları. Hırsızlıkla da derdim yok, inanın bana, ben iyi yapılan hırsızlığı ayakta alkışlarım. Zeka ile çalınan para kişiye annesinin ak sütü gibi helaldir bana göre, hırsızlıkla inanın ki bir sorunum yok. İş ki zekice dolandır insanları. Amına koyim, ne güzel İstanbul; hçbir zeka pırıltısı yok, “Mevlüt bey iyidir, dini bütündür, güvenilirdir” referansıyla ihaleyi kap, yürü sonra. Ne anladım böyle işten? Adam Smith mezarında ters dönüyor yahu! Jeep’ine soktuğum. karbondioksiti senin salmıyor olman gerekirdi tamam mı!!

Adam sana layık olamadık :(

Sana layık olamadık, affet bizi Adam 🙁

Sonuç olarak ne diyoruz? Demek ki para -en azından 3. dünya ülkeleri için- doğru bir başarı ölçütü değilmiş. Peki başarı nedir o zaman? Bence sorulması gereken asıl soru şu: Başarı diye bir şey gerçekten var mı?

Neymiş, üç dil biliyormuş!

Beni bilenler bilir, kendiyle biraz fazla barışık bir insanım. Kendimi övmeyi severim, egoistim, belki de narsistim; üstelik bütün bunları kötü özellikler olarak bile göremiyorum. Hadi diyelim ki bu bir problem. Bu konularda beni eleştiren insanlara bakıyorum da, sıfır egoyla geziyor gibi takılan bu iyilik timsali tipler bana “egoistsin” diye ayar verirken en iyi ihtimalle kariyer, yüksek lisans, doktora, tez peşinde koşuyorlar. Herif akademisyense haldır haldır çalışıyor, çabalıyor falan. E abi, bütün bu çabaların sonunda senin elde etmeye çalıştığın şey yine kendi egonu doyurmaya yönelik değil mi şimdi? Bana nasıl izah edeceksin 70 yaşında bir biyoloğun yeni bir bitki türü bulup ona kendi adını vermesini? Bu ego değil mi şimdi? Ben kendime İnsan 2.0 deyip eğlendiğimde suçlu oluyorum, adam bulduğu balığın adını Alburnoides recepi koyuyor. Recepi ne lan? Hadi bu adamı beğenmedin, küçümsedin. Peki “Bohr atom modeli” ne, insafsız? Adamın adı Pasteur, bulduğu yöntemin adı pastörizasyon amına koyim. Pasteur yapınca ses yok, Diyar Pala pompalamasyon diye şarkı yapınca auu. Hassiktir lan, teres. Hepimiz egomuz için yaşıyoruz işte, rica ediyorum, şunu bir kabul ediverin artık. Sadece yöntem farkı var: çevresinde kız olan, adam olanlar egosunu başka türlü doyuruyor, tipsiz olduğu için ve kafası üç kuruş bilime bastığı için FARKLILIK YARATMAK ADINA BİLİMDEN BAŞKA ÇIKIŞ YOLU OLMAYAN bazı gözlüklü tipler de akademik çevrelerde şeklim olsun diye haldır haldır bilim üretmeye ve adını duyurmaya çalışarak bunu yapıyor. Ha, sonucunda bilim gelişiyor, ayrı. Bilim insanlarına saygımız var, o da ayrı. Çabalarını da küçümsemiyorum, ama bana anlatmayın yani “ego zayıflıktır” falan diye. Şu taptığın bilim insanlarına bu “bulduğun şeye ismini verelim” türünden ego tatmini şansını vermesek 1+1’in yanına bir eşittir işareti bile koymazlar.

Newton fiziğiymiş… Fiziğin Newton’ı mı olur oğlum? Fizik fiziktir. Einstein’in denklemi. Bohr modeli… Bohr kim ya? Ya Galilei? Hani onu bırak, bilimi geç, Bach ne alaka? Kant kim? Goethe ne ayak?!

Düşünsenize, taa Babilliler zamanında yaşayan matematikçiler, astronomlar var ve onların buluşlarının üzerinde küçük bazı geliştirmeler yaparak yüzyıllar sonra Pisagor yöntemini buluyoruz. Antik Mısır’da piramitlerin yapımında matematik ve geometri kullanılmış, Nil Nehri’nin ne zaman taşacağını filan hesaplayıp toprağı ona göre ekip biçerlermiş. İskenderiye’de kütüphaneyi yakmasalardı şu an çok daha ileri bir medeniyetimiz olabilirdi diye söylenir hep. Öklid, Arşimed, Herofilos, Eratosthenes, Batlamyus… Hep o kütüphanede çalışan bilginlerdi bunlar. O dönemde yaşayan bir matematik dehası belki günümüzde yaşasa, bugün Harvard’da, şurada burada sünepe sünepe dolanıp sağa sola konferansa giden ortalama bir matematikçiden çok daha parlak bir adam olarak yaşayabilirdi belki. (Belki de yaşayamazdı, bilmiyoruz.) Newton bugün yaşasaydı belki PhysicsWorld dergisine bakıp “ya çok anlamıyom ama resimlerine filan bakıyom işte” bile diyebilirdi. Modern fizik o kadar gelişti çünkü. Ya da bu zamanki ünlü bir fizikçi, örneğin Hawking, 1700’lü yıllarda Newton kadar zengin ve onun ulaştığı kaynaklara ulaşabilecek kadar güçlü bir adam olsaydı belki Newton’dan çok daha fazlasını yapabilirdi, bunu da bilmiyoruz. Örnekler çoğaltılabilir.

Sadece fizik ve matematik alanında da bakmamak gerek. Savaşla ilgili kitaplar yazan ne “büyük” edebiyatçılar var. Onlara o malzemeyi veren savaşlar o dönemde dünyanın her yerinde yaşanmıyor olsa örneğin, o ünlü kitaplar çıkabilir miydi? ABD’de (ve tam Beat kuşağı döneminde) yaşamasaydı -ya da babası çok zengin bir adam olsaydı- Bukowski Bukowski olabilir miydi? Mozart’ın babası Salzburg başpiskoposluğu orkestrasında keman çalan bir adam olmasaydı da örneğin Litvanya’da yaşayan basit bir çiftçi olsaydı, Mozart, aynı müzik yeteneğine ve müzik kulağına sahip olduğu halde, Mozart olabilir miydi?

Hepsinin cevabını tek seferde vereyim: Nah olurdu.

***

Başarı tam olarak “başaranın” elinde olan bir olgu değil. Aslında başarının bence tamamı şanstan ibaret. Bunu itiraf edemiyoruz kendimize. Başarı öykülerine bakıyoruz ve bir adamı “helal olsun be” diyerek takdir ediyoruz; ama üniversite sınavında doğru lisede mi okudu, doğru arkadaş çevresine mi sahipti, hayatı boyunca arkadaşları ve/veya ailesi tarafından nasıl desteklendi, şirketini kurarken siyasi istikrar ne durumdaydı, yurt dışından iş bağlarken ailesinden kaynaklı sahip olduğu çevresini nasıl kullandı, birikim yaptığında kullandığı para biriminin dünyadaki değeri ne oldu… Bunun gibi milyonlarca parametreyi görmezden geliyoruz ve yalnızca sonuca odaklanıyoruz. Bu sırada bu olayın tamamen şans olduğu, yani milyonlarca şans fraksiyonundan oluşan bir tesadüfün eseri olduğu gerçeği de aslında gözümüzden kaçıyor. Bize masal dinlemek güzel geliyor; o kişi o başarıya nasıl ulaştığını anlattığında ve o tavsiyeler ışığında o adımlar gerçekleştirildiğinde aynı başarının tekrarlanabilir olacağını zannetmek bize tatlı geliyor. Halbuki alakası bile yok. 

Yeterince anlaşılabilmek için futboldan bir örnek vermek istiyorum. Bildiğiniz gibi yıllardan beri Cristiano Ronaldo isimli insan üstü yaratığın yeşil sahalardaki resitaline tanıklık ediyoruz. Bu 12 öküz gücündeki varlık, takımın taktik dizilişinde en uçta oynayan oyuncu olmamasına rağmen, sadece bu sene 18 lig maçında 28 gol atmış, 12 de asist yapmış. Şampiyonlar Ligi’nde 6 maçta 5 golü, 3 de asisti var. Geçen yıl çıktığı 47 maçta 51 gol atıp 19 asist yapmış. Şu ana kadar toplamda 406 golü var kariyerinde ve herif durdurulamıyor. Sığ bir bakış “vay be, herif başarılı” der, geçer.

Benim bakışımsa farklı:

BİR: Bu adam doğuştan muhteşem bir fiziğe sahip. ŞANS. Bambaşka bir fiziğe de sahip olabilirdi, o durumda ne kadar çalışırsa çalışsın Cristiano Ronaldo olamazdı. Yani en baştan kaybetmiş olurdu. Ama olmadı. Halen dünyada her saniye 4 bebek doğuyor, ama bunların neredeyse hiçbirisi Ronaldo gibi bir sporcu fiziğine sahip olarak doğmayacak. Kısacası şans.

İKİ: Bu adam Trinidad & Tobago’da doğmadı, her yıl onlarca futbolcunun büyük kulüplerce kapışıldığı, Avrupa’nın futbolcu altyapısı rolündeki Portekiz’de doğdu. ŞANS. Kamboçya’da da doğabilirdi. Bugün onlarca potansiyel Ronaldo’nun futbol kariyeri 3. dünya ülkelerinde sokak arasında plastik topla futbol oynamaktan ibaret kalıyor. Şu anda 7 milyarlık dünya nüfusunun içinde Portekiz yalnızca 10 milyonluk bir nüfusu oluşturuyor. Portekiz ve alternatifi ülkeler dışında doğmuş olsaydı Ronaldo, büyük futbolcu olma şansı neredeyse sıfıra inecekti. Şans.

ÜÇ: Ailesi futbola yönlendirmiş, çok daha baskıcı bir ailede doğabilirdi. Futbolu bütün yeteneğine karşın ona yasaklayabilirlerdi. ŞANS. Aile durumundan ötürü para kazanmak, ailesini geçindirmek zorunda olabilirdi ve ticaret yapmak zorunda kalabilirdi. Futbolcu olmak bir riskti fakat bu risk onun aile yapısı itibariyle onun için alınabilir bir riskti. Yani ŞANS.

DÖRT: Quaresma’yı izlemek için yapılan hazırlık maçında -hiç hesapta olmadığı halde- Ronaldo göze batmış. Quaresma denen futbolcu o maçta 5 gol atabilirdi, bilenler bilir, o da en az Ronaldo kadar yetenekli bir oyuncuydu. Manchester United Beckham’ı satmamış olabilirdi. Milyonlarca şey sayılabilir. Bütün bunlar tamamen ŞANS.

BEŞ ve en önemlisi: Ronaldo, Alex Ferguson ismindeki üstat teknik direktörle çalışmamış ve şimdiki gücüne, yeteneğine, futbol bilgisine erişememiş olabilirdi. ŞANS Kİ NE ŞANS.

Kısaca aklıma gelenleri yazdım, bunlar gibi milyonlarca parametre sayılabilir. İşte bütün bu karmaşanın sonucu olarak Ronaldo diye bir adamı izliyoruz bugün. Bu adımlardan birisi bile oluşmasaydı yahut eksik oluşsaydı bugün bu adam belki İran’da futbol oynuyor olabilirdi. Çok daha kötü ihtimaller de var: amca oğlunun Kartal’ına megafon taktırmış sokaklarda yorgan satıyor da olabilirdi. Zaman bazı noktalarda bambaşka şekilde kırıldı ve yıllar sonra Ronaldo dünyanın en iyi takımında oynarken Quaresma kendini Al-Ahli isimli Dubai takımında buldu. O pozisyonda Quaresma ya da herhangi başka bir futbolcu olabilirdi. Aslında olması çok olasıydı, fakat olmadı, çünkü zaman bu şekilde işledi. Ve bu şekilde işledi diye “ooo ronaldo” diye yırtınmak, bir insanı başarılı olarak addetmek bana çok saçma gelmeye başladı. Bu örneği her şeye uygulayabilirsin.

Bu aşamada soruların gelmesi normal:

– Ama Ronaldo çok hırslı?
+ Ee?
– Hırsının hiç mi pozitif katkısı olmadı ona? Hep doğru zamanda doğru yerde olması mıydı olay?
+ O hırsı ona veren aile ve çevre yapısı, o karaktere sahip olmasını sağlayan çevresel ve diğer faktörler… Bütün bunlar da birer şans.
– Hadi Ronaldo tamam da, Einstein’ın ünlü formülü de mi şans?
+ Evet. Babasının elektrokimya fabrikası olmasaydı, daha basit düşünelim, o formülü bulduğu sırada ayağıyla beşik sallıyor olmasaydı, belki şu an adını bile bilmiyorduk. Bütün fizikçilerin ismini biliyor muyuz? Max Planck’ın bile adını kaç kişi biliyor? 

- Hmm... Açıkçası ben tatmin oldum. :(

– Hmm… Mantıklıymış aslında.

Sonuç?

Gelmeye çalıştığım yer şurası: Başarı, inanın bana, çok abartılan bir kavram. O tapılan bilim adamları, o muhteşem artistler, o yazarlar, o ünlü şahsiyetler… Bunların hepsini milyonlarca şansın bir araya gelmesi sayesinde tanıyoruz ve yine bu şansların birleşiminin sonucunda bu şanslı insanları -sadece sonuçla ilgilendiğimiz için- gözümüzde büyütüyor da büyütüyoruz. Daha büyük bir hata: Başarı öyküsü okuyarak başarılı olabileceğimizi zannediyoruz.

Üniversite sınavında derece yapan çocuğun “başarı”sı, o çocuğun ailesinin memur oluşu veya yaşadığı şehirde o yaştaki bir çocuk için “dikkat dağıtıcı” olacak hususların az oluşu gibi milyonlarca faktörün sonucunda oluşmuş bir rastlantılar bütününe insanlar tarafından biçilen yapay bir anlamdır. Radyum elementinin bulunması tamamen şanstır. Atomun parçalanması da öyle. Radyum zaten bulunacaktı, atom da zaten parçalanacaktı. En az 2 kişinin yarıştığı bir sınav ortamında birisi mutlaka birinci olacaktı. Doğru koşullarda bulunduğun için o elementi sen buldun, o atomu sen parçaladın ya da o bölüme sen yerleştin. Bu yüzden bu tesadüflerin eseri olan seni alkışlamak zorunda mıyız gerçekten?

Bir soru: “Piç” adamın karşı cinsle olan ilişkisinde efendi adamlara göre daha şanslı olmasının altında yatan sebep, hatun kişinin o kişinin “şanslı” biri olduğunu bilinçaltında hissetmesi ve kendi egosunu doyurmak adına kendini onun “şanslarından biri” yapmak istemesi olabilir mi?

Daha kritik bir soru atayım ortaya: Dünya üzerinde 11 bin tane din ve mezhep bulunuyor; içlerinden bazıları tamamen tesadüf eseri diğerlerine göre daha popüler olmuş olabilir mi? Bazı büyük dinler tamamen siyasi sebeplerle yayılmış olabilir mi? Zamanında bu dinlerin büyük bölgelere yayılabilmesi için doğru şartlar oluşmuş olabilir mi? Örneğin Pagan dinine karşı Hristiyanlık tamamen tesadüfler sonucu baskın gelmiş, sonra zorla tebaaya yayılmış, başka bir din de bunun antitezi olarak oluşmuş ve kendi coğrafyasında Hristiyan ülkelerden gelen askeri tehditlere karşı bir kenetlenme harcı olarak siyasi sebeplerle kullanılmış olabilir mi? Kısacası, zaman çok daha farklı işlemiş olsaydı bugün inandığın din yerine bambaşka bir dine inanıyor olabilir miydin?

Kısacası, fanatik sayılabilecek bir Galatasaray taraftarı olarak şunu söylemek istiyorum: UEFA Kupası gerçekten de tesadüftü.

- Ben tatmin oldum. :(

– Ben tatmin oldum. 🙁

Bu yazıda bahsettiğim şeylerle ilgili söyleyecek bir şeyleriniz varsa;

  • Ask.fm’den anonim olarak gelip soru sorabilir,
  • Aşağıdaki yorum bölümünden düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir,
  • Yukarıdaki iletişim bölümünden bana ulaşabilir,
  • “Başarıyı küçümseyemezsin tımam mı!” diye tepki verebilir,
  • Ask.fm sayfama gelip, “Bşarıszsınki bşarılı insnlara bk atıosn dmi  ?? .s .s” diye soru sorarak cevap vermemi bekleyebilirsiniz. (Gelme garantili.)
BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

  • Sdny

    Başarıyı şans ile açıklamak bence, başarıyı küçümsemek için icat ettiğin bir yol 🙂 Şöyle ki; evet Ronaldo örneğinde ya da biliminsanı örneğinde şans faktörleri kesinlikle var. Ama bu insanlar, ”oo doğru yerde ve doğru zamandaydım yeaaaa ne biçim de süper oldum şansla” diyip o kadarıyla yetinmemişler. Yani bir biliminsanı, yeni bir şeyi ararken, defalarca araştırıp, defalarca deniyor. Emek veriyor. Ve bu emeklerin birisinde, şans eseri birisinde, bi şekilde doğruyu buluyor diyelim. Burda tüm emeği silip atıp, şans lan işte deyip geçemezsin. Kaldı ki örneğin bir matematikçinin başarısını şansla açıklayamayız bence. Kafa patlatıyor, hesaplıyor, kanıt gösteriyor. Ay elim kaydı, x maddesi kazana düştü, ölümsüzlük iksirini buldum diyen kimyacı şanslı kimyacıdır eyvallah 😀 ama bu matematikçininki saf başarıdır dostum.

    • Bu konuda anlatmak istediğimi tam olarak anlayamamışsın ya da ben anlatamamışım. Matematikçinin o zekaya, o aile yapısına, onu çalışma yapmaya sevk eden durumlara….sahip olması da aslında onun için bir şanstır diye düşünüyorum. Tesadüfen o karakterde birisi oldu, doğru şartlar bir araya geldi ve bir bilimsel yöntemi/teoriyi ortaya çıkardı. Eyvallah, sağolsun. Ama bunu o bulmasaydı kimse bulmayacak mıydı? Benim ortaya attığım asıl soru işareti bu. Sınav birincisi olan Ahmet, eğer çok çalışmasaydı o sınav bir başka birinci çıkaramayacak mıydı? Çok çalışmak bir karakter biçimidir ve karakter aile ve çevre tarafından şekillendirilirken aslında yine şans devreye girer. Açıkçası “başarılı” diye takdir görmeyi, “başarılı” diye birisini takdir etmeyi komik bulmaya başladım. Bilimsel olguların keşifçisiyle anılmasının bilim için bir utanç olduğunu düşünüyorum.

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: