Anasayfa / Teknik Konular / Bilgisayar Mühendisi Olmak: Kendi Hayatımı Nasıl Yaktım?

Bilgisayar Mühendisi Olmak: Kendi Hayatımı Nasıl Yaktım?

Bilgisayarla ilk tanışmam 1996 yılında dayımın evinde oldu. Tanışma dediğim olay da iki tık Mayın Tarlası attırıvermekten ibaretti gerçi, büyütülecek bir şey yok yani. “Bilgisayar mühendisi olacağım” diye tutturmuştum, “bak Fatih, bu bilgisayar” dediler, iki tıkladık, mayın patladı, süklüm püklüm döndük eve. Bu kadar yani, hikaye bu. Babamın eve bilgisayar almayacağını bildiğinden ve konunun ilgimi çektiğini fark ettiğinden oyalanayım diye bir tane de bilgisayar dergisi hediye etti dayım evden çıkarken. BYTE dergisi. Kapağında “ActiveX1: Sır çözüldü” gibi bir şey yazıyordu derginin. “Aktivix ne amk” diye baktım kapağına mal mal, Mayın Tarlası oynamak istiyordum ben, aktiviks neydi amk, sikmişim aktiviksini, bilgisayar verin bana, oyun oynıycam ben diyordum içimden.

Sonra hayatımız oldu ActiveX.

*

İlkokul 2’de “eğitsel kol” diye bir nane geldi okula. Spor salonunu yenilediler, kütüphaneyi yenilediler, elleri değmişken bilgisayar laboratuvarını da yenilediler. Gıcır gıcır Pentium 166 Mhz’leri dizdiler laboratuvara. Sınıf öğretmeni bütün kol isimlerini tahtaya yazdıktan sonra “Hadi bakalım çocuklar, hangi kola girmek istiyorsunuz?” diye sordu bize. Her eğitsel kola her sınıftan ikişer kişi seçeceklerdi. Tabii bu anlattığım yer bir özel okul; devlet okulunda hademe önlüğü gibi okul kıyafetleriyle etrafta dolanan, burnuna sümüğüyle 11 yazmış ilkokullular için kooperatifçilik kolu seçip teneffüste koşa koşa kantin açmaya benzemez. Dibine ne kadar meyve suyu posası, terliksi hayvan, amip, öglena, mavi yeşil alg, bok, püsür varsa çökmüş şişe meyve suları satmaya hele hiç benzemez. Atıyorum, İngilizce kolu seçtiysen mesela, o yaz okulla Londra’ya falan gidiyorsun, ya da satrancı seçtiysen eğitimden geçtikten sonra şampiyonlara katılıyorsun filan. Öyle şeylerden bahsediyorum, gelecek açısından önemli yani. “Bırak bu işleri Üşü, havan kime?” Ne havası yavrum, dört sene okuyabildik zaten biz de özelde, beşinci sınıfta ben de lıkır lıkır içtim o paramesyum suyunu yani, ne havası? O leş gibi merdiven altı simidini biz de kemirdik ucuna geçip, neyin havasından bahsediyorsun?

"Eğitsel" ne amk.

“Eğitsel” ne amk?

Her neyse, tabii ben köpek gibi bilgisayar koluna girmeyi istiyordum. İstiyorum da, sesimi duyan yok! Kolumu kaldırıyorum, elimi kaldırıyorum, hocam diyorum, ya diyorum, hop diyorum ama gören yok. Tekvando kolu? Ali, Veli. Tiyatro kolu? Selin, Emre. Müzik kolu? Aslı, Cansu. Lan bütün kollar gitti?! Sonunda, babası okul aile birliğine para yediren iki tane amele tipi seçtiler bilgisayar koluna. “İyi” dedim sinirle ben de, “kitaplık koluna gireyim bari.”

Gittim kitaplık sınıfına, yaşlı gözlerle. Sen misin beni bilgisayar koluna almayan? Üç ay sonra kitaplıktaki bütün kitapları bitirmiştim. Bildiğin bitirdim, amına koydum, dağıttım o kitaplığı. Nasıl bir hırssa artık, ne Bambi bıraktım, ne Pamuk Prenses, ne Teksas, ne Tommiks. Üçüncü sınıfa geçtik, “herkes aynı kolda devam edecek” dediler. Bir hafta geçti, iki hafta geçti, ben sıkıntıdan patlıyorum kol derslerinde. En sonunda bir gün kol öğretmenine gidip, “Öğretmenim,” dedim, “ben kitapların hepsini bitirdim.”

“Nasıl bitirdin?”
“Bitirdim… Okuyacak kitap kalmadı.”
“A-a! Olur mu canım öyle şey? Bak burada ne güzel klasikler var, bak, Bremen Mızıkacıları’nı okudun mu mesela?”
“Okudum öğretmenim.”
“Sinbad?”
“Okudum.”
“Don Kişot?”
“Evet öğretmenim.”

Apar topar bir iki kitaptan soru sordular, bütün kitapları gerçekten okuduğuma emin olmak için. Heyt bee, güzelim, ben o kitapları senin çocuğuna masal diye anlatırım lan, neyin sorusunu soruyorsun bana? Senin yürümeye çalıştığın yaşlarda ben babamın Bilim ve Teknik dergilerinin resimlerine bakıyordum, takoz. Sonunda ikna oldular bütün kitapları okuduğuma. “Artık okuyacak kitap olmadığına göre beni başka bir kola gönderin,” dedim. Sömestr boyunca haftada üç saat sınıfta kös kös oturmam ve sınıf düzeninin anasını s.kmem, ya da dediğimin yapılması. Sike sike kabul etmek zorunda kaldılar. “Bilgisayar kolunu istiyorum” dedim. Eğitsel Kol dersinin ortasında, çıktık sınıftan, öğretmen elimden tuttu, okulun diğer ucundaki laboratuvara kadar yürüdük beraber. Kapıyı çaldık. Bizimki içerdeki öğretmene sordu: “Afedersiniz hocam, Fatih’i de derse kabul edebilir misiniz?”

Böyle başladı hikaye. Sonra gerçekten bilgisayar mühendisi oldum.

*

Teknolojiye ilgim günden güne arttı tabii. Ama evimizde bilgisayar yoktu ve bir türlü alınmıyordu. İkinci sınıfta sınıftaki çocuklar “Pentium 166 Mhz bilgisayarım var”, “200 Mhz bilgisayarım var” diye anlatıp Kick Off 97, Fifa, Tomb Raider gibi oyunları birbirleriyle takas yaparken benim oynayabildiğim tek oyun, öğle aralarında bilgisayar odasını açık bulabilirsek oynayabildiğimiz Dangerous Dave idi. Bir gün teyzemin eczanesinde oturuyorken sıkıntıdan oradaki bilgisayarda Paint’i açtım, eczanenin haritasını, etraftaki yolları falan çizdim. Akşam eve dönerken de çizdiğim şeyin yazıcıdan çıktısını aldım. Ertesi gün, öylesine, hiçbir amacım olmadan bu kağıdı “Baba bak, teyzemin eczanesini çizdim” diye babama gösterdiğimde babamın tepkisi, çok şaşırtıcı olarak, “Sana bilgisayar almanın zamanı gelmiş” oldu.

Ne alaka amk? Hayatımda babamın ona saatlerce dil dökmeden, hatta bahsini bile açmadan bana aldığı başka bir şey hatırlamıyorum. Adam o gün elimden tuttu, birlikte Compex ’98 diye bir fuara gittik. Risale-i Nur 1.0 diye bir program yaptıkları için gözümüze giren (!) bir şirketten ilk bilgisayarımı satın aldık: Pentium II 233 Mhz, 32 MB Ram’li, 2 MB S3 Virge Ekran Kartlı bir canavar! Artık okulda havamdan geçilmiyordu:

“Fatih’in bilgisayarında Sonic iki kat hızlı gidiyormuş!”
“Oyunlar üç, dört boyutluymuş onda!”
“Tuşuna bastığın anda açılıyormuş!”
“O kadar hızlıymış ki Başlat’a tıkladığın anda fare Donatılar’a geliyormuş!”

İşlemciye bak be, hey yavrum hey.

Pentium 2 işlemci. Şimdi bu boyda tablet var lan.

 

Benim babam pazarlık yapmaya bayılır, hatta öyle ki, iki hafta adamla birlikte gezseniz “bu herif sadece pazarlık yapmak için falan mı alışverişe çıkıyor?” diye sorabilirsiniz kendinize. Pazara gittiğimizde yüzünde güller açar; tuhaf bir zevk alıyor bu işten. Haliyle bilgisayarı alırken de epey pazarlık yaptı, sonunda da gaza gelip şöyle bir şey söyledi: “Bilgisayarı sizden alırım ama tek şartla: bu yaz bizim oğlan yanınızda çalışacak!” Böylece ‘98 yazında ilk iş deneyimimi yaşamış oldum. Sekiz yaşındaydım ve sahadaydım! Sabahları babamla işe geliyor, öğlen “iş arkadaşlarımla” yemeğe gidiyor, akşam da iş çıkışında babamla eve dönüyordum! Babamın ricası üzerine, çay, kahve getir-götürü de yapmıyordum orada. Onun yerine, teknik servis bölümündeki çalışanlara yardım edecek, istediklerinde onlara tornavida, boş disket falan uzatacak, bu sırada da bilgisayar kullanmayı öğrenecektim. Kağıt üstünde benim iş tanımım buydu. Tabii bundan çok daha fazlasını yaptım üç ayda. Formatladığım, sıfırdan Windows kurduğum bilgisayarlar mı dersin, anakartlara kullanım kılavuzlarından baka baka jumper takmalar mı?.. El kadar çocuktan bilgisayar teslim alan müşterilerin uğradığı dumur ise görülesiydi:

Buyurun, bilgisayarınız hazır.

Orada, ismini şimdi bir türlü hatırlayamadığım bir abi vardı. Yanlış hatırlamıyorsam bu Risale-i Nur programını kodlayan programcılardan da bir tanesiydi. Bu abi çok canayakın biriydi ve yine yanlış hatırlamıyorsam içlerinde en genç olanı da oydu. Aynı zamanda kendime en yakın bulduğum abi de buydu. O yüzden her fırsat bulduğumda ona gidip, “Abi, bana program yapmayı öğretsene” diyordum. Ne zaman boş görsem bir yoklardım; “Abi, bana Visual Basic kullanmayı öğretir misin?”, “Program nasıl yapabilirim?”, “Abi, program?”

Adamcağız da ne yapsın, sürekli “sonra”, “sonra”, “başka zaman” diye beni oyalardı. Bir gün “gel hadi, sana programlama öğreteyim” diye yanına çağırdı beni. Oturdum, bir heves, izlemeye başladım. Bir şeyler yaptı, bir yerlere girdi; sonra “Hadi şu Play tuşuna tıkla bakalım,” dedi. Tıkladım. Çat diye ekranda bir kadın belirmez mi?! Kadın dediysem, o şeyden bir erkekte olamayacağına göre, kadındır herhalde! Üstsüz, altsız onlarca bayan birer birer ekranda sıralanmaya başladı! Poposunu gösterirken ekrana gülümseyen tuhaf tuhaf ablalar, memeler, memeler ve vajinalar! Üç-dört saniye beliriyor, diğer fotoğrafa geçiyor… Utanç içinde nereye tıklayacağımı şaşırmışken bir de baktım, programın adı da SexoManyak 1.0!

“Göstermesenize oğlum el kadar çocuğa şöyle şeyler!” dedi kahkahalar arasından arkadan biri. Sonra da ekledi: “Moruk, şu diskete de çeksene o programı.

*

Üniversiteyi bitirdikten sonra arkadaşımı da yanıma alıp bir ay süren bir Avrupa turu yaptım, sonra oturup bir kitap yazmaya başladım. Okulu sonunda bitirmiştim; artık içimden geleni yaşamak istiyordum, içimden geldiğince yaşamak istiyordum. Yaşayamadım. Yaşatmadılar. Avrupa’da gezerken depoladığım bütün enerjiyi, biriktirdiğim bütün yaratıcılığı şehir benden ufak ufak emdi. 15-20 bin kelime kadar yazdıktan sonra işe girmek zorunda kaldım ve bunaltıcı iş temposu yüzünden kitabıma da devam edemez hale geldim. Yukarıda okuduğunuz satırlar o kitabın içinden bir bölüm. Sekiz yaşındaydım ve bilgisayar mühendisi olmak istiyordum; bugün 25 yaşındayım, bilgisayar mühendisiyim ve bir bilgisayar mühendisi olarak emekli olacak olmaktan nefret ediyorum.

Ben yaratıcı işler yapmak istiyorum. Ortalama bir zekaya sahip, hiçbir yaratıcılığı olmayan sıradan bir adamın bile biraz eğitimle rahatlıkla yapabileceği bir işi yapmak istemiyorum artık. Yine de her sabah aynı işi yapmak için uyanmak zorundayım. Ne acı, değil mi? Tamam, o kadar da mutsuz değilim aslında, neticede çocukluk hayalimi gerçekleştiriyorum; ama etrafımda düz adamlar, teknik kafalı herifler görmekten de bıktım. İnsanlar yelpaze gibi değiller, benim gibi dallanmamışlar zamanında, herkes tek alanda uzmanlaşmış ve bu çok sıkıcı. Bu yüzden her haftanın sonunda tek yaptığım haftanın stresini, içimdekileri, bütün duygu birikimlerimi koşa koşa gelip bu aptal bloga kusmak. Pazartesi günü de sabahın köründe uyanıp müşterilere yapıyor olacağız‘lı mailler atmak için tıpış tıpış işe gitmek… Her allahın günü aynı şey.

ActiveX’in amına koyayım.

Game over, Üşü.

Game over, Üşü.

Bu yazıda bahsettiğim şeylerle ilgili söyleyecek bir şeyleriniz varsa,

  • Ask.fm’den anonim olarak gelip soru sorabilir,
  • Aşağıdaki yorum bölümünden düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir,
  • Yukarıdaki iletişim bölümünden bana ulaşabilir,
  • “Ben okurdum ki o kitabı :(” diye tepki verebilir,
  • Ask.fm sayfama gelip, sanki daha önce sormamışsınız gibi, “Slakmısn gül gbi işn vr bnce değrni bil .s Mllet iş bulmk içn sürnür sn glmiş iş bğnmiyosn?” diye soru sorarak cevap vermemi bekleyebilirsiniz. (Gelme garantili.)

1 http://tr.wikipedia.org/wiki/ActiveX

BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

  • anonim

    mükemmel bir yazı olmuş. blogda beni en çok etkileyen yazı belki de. çünkü ben de aynı şeyleri yaşıyorum, hayalim güzel bir şeyler yapmaktı, yazmak çizmekti ama hiç bana uymayan bir bölümdeyim, doktor olmak çocukluk hayalimdi ve tıp okuyorum ama her gün biraz daha nefret ediyorum okuduğum bölümden, hayallerimi kaybettim ve ben de kayboldum galiba. bazı insanların tek amacı var sanki, sohbet ediyorsun onlarla ama daireler çizip duruyorsun işte, bomboşlar çünkü. sadece yazmak istedim. kitaba devam etmelisin!

    • Bakalım, şu aralar hayatı izlemek ve gözlem yapmakla yetiniyorum. Aceleci değilim, kendimi yıpratmak da istemiyorum. Olursa olur. Hayalim yazmak ve sadece yazmak, sürekli yazmak. İş yoğunluğu benden yaratıcılığımı alıyor, pek çok kişi “bu yazının (kitaptan alıntılar var ya) enerjisi çok daha iyiydi” şeklinde yaklaştı, demek ki sene içinde bir şeyleri kaybetmişim. Bunu yeniden toplamam lazım, kendimi toplamam lazım. Bukowski Post Office’i yazmaya karar verdiğinde “bırak işini, biz sana hayatını sürdürecek parayı veririz, sen sadece yaz” diyecek ve onun arkasında duracak bir editöre güvenerek işini bırakmıştı. O kitabı 21 günde tamamlamış herif. 21 gün. Bende Türkçesi var – reklamını, girişini çıkardığında kitabın 161 sayfası roman. Öh yani… Peki benim arkamda o şekilde duracak biri var mı, hayır. Olur mu? Zannetmiyorum.

      -_-

  • Pingback: 20 Ay Sonra... - Üşenen Adam()

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: