Anasayfa / Üşenen Adam'a Dair / İnternet Fenomeni Olmak Üzerine…

İnternet Fenomeni Olmak Üzerine…

Geçenlerde blogumun müdaviminden birisi bir barda adamın biriyle konuşurken onun da Üşenen Adam okuru olduğunu öğrenmiş. Gelip bana anlattı kız; bira eşliğinde benim ilişkilere bakışımı konuşmuşlar, bunun üzerinden karşı cinsten kendi beklentileri hakkında tartışmışlar falan. İlginç geldi tabii; sen bir şeyler yaşıyorsun, hayata dair bazı birikimler ediniyorsun, bunları internette insanlarla paylaşıyorsun ve sonunda bunlar Türkiye’nin başka bir noktasında, bir barda, tanımadığın iki insanın muhabbet konusu oluyor. Senin yazılarınla skor üretiyorlar. Hoş bir şey elbette, bir yanıyla insanı mutlu da ediyor. “Yaa sen de mi Red Hot dinliyosun? ^^” demek gibi bir şey bu sanki, bir tür “ortak nokta” gibi hissettim kendimi. Ama bir yandan da korkutucu geldi bu benim için.

Nedenini biraz açayım isterseniz.

Şu anda ailemle yaşıyorum. Kurtulmak zorunda olduğum bir evdeyim. Benim nasıl bir insan olduğumu, görüşlerimi aşağı yukarı okurlarım biliyor zaten: Türk adetlerinden uzak, kimi konularda Avrupalıdan bile daha Avrupaî takılabilen, bireyselciliği savunan entel dantel bir tane adamım işte. Bu konulara ailem de oldukça saygılı, buna diyecek lafım yok. Ama yine de boğuluyorum ben evde. Bir defa eve kız atamıyorum, o zaten berbat bir durum. 🙂 Benim gibi bir terminatöre yapılacak şey değil bu. 🙂 Ama ondan da beteri evdekilerle yaşadığım frekans uyumsuzluğu. Babam mesela… Herif evde 7/24 A Haber izliyor. Yorgun argın işten gelip salona girdiğimde onu televizyon başında, “Efendim, bunlar hep Gezi lobisinin işleri” diye konuşan muhteşem ötesi Ortadoğu analistlerinin beyin yıkamalarına maruz kalırken buluyorum. Ben odama geçerken arkamdan bana coşkuyla sesleniyor: “Ekmelettin mekmelettin hikaye, heheeey! Tayyib’i asssla yıkamazlar!” 2004’te bir tane kiralık dükkanımız, iki dairemiz, bir arabamız vardı; bugün yine bunlar var. 2004’te Avrupa Birliği üyesi bir ülke değildik, bugün yine değiliz. 2004’te serbest geçiş hakkımız yoktu, bugün yine yok. 2004’te demokratik bir ülke değildik, bugün demokrasinin kırıntısı dahi kalmadı ama babam hâlâ fanatikliği bırakabilmiş değil. Karakterlerinin gereği bu; alfa’nın peşinde toplanmak zorundalar. Ondan dolayı yadırgamıyorum kendisini ama neticede ben huzurlu değilim bu evde. Kardeşim daha geçenlerde evlendi ve erkek tarafının radikal bir dini cemaate mensup olmasından dolayı berbat bir düğün tecrübesi yaşadım. Zaten daha önce hiç düğüne gitmemiştim; ama bu gittiğime de düğün denemez sanırım. Büyükçe bir salon düşünün, yuvarlak masalar, her masada 7-8 tane adam. Evet, kadın yok; çünkü kadınlar yan salondalar! Kadın-erkek ayrı! Ve bu salondaki yüz kadar adam, oturduk orada mevlüt dinledik. Mevlüt, evet. Düğün mü, cenaze mi belli değil. Makamlı makamlı bir şeyler bağırıyor sahnedeki adam, herif “Şerbetiii karşımda tuttu hurileeer!” dedikçe ben gülmemek için dudaklarımı ısırıyorum. Yine bir şey demiyorum, bu onların kendi yaşam tarzları ama ben bu yaşam tarzının içinde bulunmak istemiyorum ki abi. Ben bu değilim ki. Ben kendi düğünümü Slovakya’da, Bled gölü kenarında yapsam mesela, şampanyalar patlatsam, danslar etsek, öpüşsek; sen de oraya davet edilmiş olsan, elinde cüz, başında takkeyle kalakalsan nasıl hissederdin? Bir düşün. İşte aynısını ben yaşadım onun. Bizimkiler bu derece ağır Müslüman değiller tabii, ailede elbiseli melbiseli “Cumhuriyet kadınları” da vardı. Biz epey liberal kaldık aralarında. Kardeşim eşinden hoşlanıyor diye annem ses çıkarmadı, yoksa oyunlu müzikli bir düğün isterdi tabii ki. Ama onların bile memnun olmadığı bir düğünde düşünün ben kendimi nasıl hissettim… İşte bu ruh halini sürekli yaşıyorum. Bazı zamanlar şu ruh haline bürünmekten kendimi alamıyorum:

Düşünce balonu: "Bu çok kötü. Bu ÇOK kötü."

Düşünce balonu: “Off… Bu çok kötü. Bu ÇOK kötü.”

Eve geliyorum, yorgun argın odama geçiyorum, yemeğe kadar uzanayım diyorum. Zırt diye kapı çalıyor. Kalkıp açıyorum; babam. “Baba” diyorum, “Şu kapıyı anahtarınla aç.” Ertesi gün tekrar çalıyor zili. Gidip anahtarını buluyorum herifin, pantolonunun cebine tıkıştırıyorum. “Baba, şu zili çalıp durma akşamları. Gelip uzanıyorum, evde kimse olmuyor, kalkıp kapıyı ben açmak zorunda kalıyorum. Tak anahtarını, kapıyı aç!” diyorum. Ertesi gün yine zili çalıyor adam… 500 bin defa söylesem de yine aynı. Geçenlerde isyanlarıma dayanamayıp şöyle çomar ötesi bir cevap vererek konuyu kapattı: “Anahtarla kapı açmak olmaz. Evin erkeği akşam eve geldiği zaman kapıda karşılanır.” Kapıda karşılanır, he mi? Hz. Çomar radıyallahu anh! Benzeri bir cevabı şimdi evlenip “yuvadan ayrılan” kardeşim de vermişti bir zamanlar: “Ne anahtarı! Avrupalı mıyız biz?! İstersen eve ayakkabıyla da girelim?”

Şerbet?.. Tamam.

Şimdi diyeceksin ki, “Üşü, ne alakası var şimdi? Duyulmaktan, ünlü olmaktan korkmaktan girdin, buralara geldin?” Çok basit. Ben işe biraz da bu yüzden girdim: kendime bir hayat kurmak, ailemden ve onların yaşam tarzından kendimi tamamen koparıp hayata gerçek manada başlayabilmek istediğim için. Para kazanmaya ve onlardan tamamen kendimi kurtarıp önüme bakmaya ihtiyacım vardı. Şimdi önümde havalı kartvizitim, içinde birikimlerim olan banka kartlarım ve beraber eve çıkmak için haber beklediğim potansiyel ev arkadaşı adaylarım varken bunların bozulmasından korkuyorum biraz. Ben burada yeri geliyor dini konulara giriyorum, ateizm-mateizm yazıları yazıyorum. Yeri geliyor kendi çevremden, arkadaşlarımdan, iş hayatımdan bahsediyorum. Bunlar ben işimde vazgeçilmez bir adam olabildikten sonra karşıma çıksa sikimde bile olmaz. Ama şu an iş hayatında yolun çok başındayım. İş görüşmeleri süreci başlamadan önce internette ismimi aratıp saçma sapan ne kadar sitede ismim çıkıyorsa üyeliklerimi kapattım, uzun ve kapsamlı bir Google temizliği yaptım. Üşenen Adam ismiyle yazdıklarımla gurur duyuyorum da, şu anda kendi ismimle bunlar birleşmemeli diye düşünüyorum. Kısacası, ne kadar fazla kişi okursa tahmin edilmem, bulunmam o kadar kolaylaşır diye korktum ve biraz kabuğuma çekildim. Şu anki tanınmışlık düzeyimden fazlasını istemiyorum. Ziyaretçi sayım aşağı yukarı bu düzeyde kalsın istiyorum. Fark etmişsinizdir, eskiden Ekşi’ye yazılarımın linkini koyardım, hatta abartıp 20-30 entryde birden koyardım bu linki. Uzun zamandır bunu yapmama sebebim Ekşi’deki hesabımı çok önemsediğimden falan değil, tanınmaktan, çok okunmaktan vesaireden çekiniyor olmam.

Fakat aynı zamanda bu önlenemez bir süreç sanki. Hem sığ görünüp hem de gizli bir derinlik taşıyan çok fazla yazar yok ortada. Hem karı kızla takılıp boş bir hayat yaşayan, hem de kitap okuyan ve bilimsel değerlere saygısı ve ilgisi olan, böyle bir background taşıyan çok fazla insan göremiyorum etrafta. Herkes ya çok salak, ya çok kasıntı. Hem temel içgüdüleriyle barışık, öküz gibi ego sahibi, üniversite profesörü olsa “ayıplayanı sikerim lan” deyip gülle gibi jiple etrafa karbondioksit sala sala okulun otoparkına girebilecek kadar insanları umursamayan piç bir insan olacaksın, hem de Cihangir’de entel bir kitap kulübü ortamına düştüğün zaman Helenistik dönem hakkında, ampirizm hakkında anlatabilecek bir şeylerin olacak. Hem 4-4-2’den, 3-5-2’den anlayacaksın, hem kadınların dilinden, hem de felsefeden, fizikten, biyolojiden… Oha! Islandım resmen! Şaka maka, ben, belki de yaşamak istediğim hayat ile önümde bulduğum ve uyum sağlamak zorunda olduğum hayat arasında dengeyi o kadar güzel (ve ikiyüzlüce!) kurdum ki yıllar boyunca, artık söylemesi ayıp hem emmeye gelir oldum, hem de gömmeye. Oraya da yaranabiliyorum, buraya da. “Yeaa Üşenen Adam ne yaaa, Pucca’nın erkek hali işte yeaa. O yaşta Sofie’nin Dünyası okusunlar yeaa, ne Üşü’sü yeaa” diyen entel Ekşiciyi oturt karşıma, beş dakika sonra ask.fm hesabı açar. ^^ Öte yandan, AVM’den çıkmayan Nişantaşı kızının dilinden zaten anlıyorum; senelerce akıllarını aldım. Bu ikisinden birine kafa olarak uzak olan adam piyasada çok da, iki hayata da uyum sağlayabilen adam çok nadir… Adam iki kitap okuduysa solcu oluyor. Oğlum 2014 yılında solcu olunur mu ya? Valla üzülüyorum sizin için. Neymiş, “asgari ücret yükselsin!” Tamam, yükseltelim, istersen 5 bin lira yapalım; sonra işverenler de gitsin 800 liraya Suriyeli çalıştırmaya başlasın, kayıt dışı işçi çalıştırsın, iyice ye yarrağı. Nasıl? Ben buralarda değilim. Kapitalistin allahıyım. Savaşın dünya ekonomisinin dönmesi için bir mecburiyet olduğunu düşünüyorum. “Savaş çıkarsa yüz bin kişi ölür, çıkmazsa sistem krize girer, ekonomik buhranlar yüzünden milyonlarca kişi açlıktan ölür. O halde Zulu kabilesiyle Hutu kabilesine silah satıp bunları birbirlerine düşürmeye devam!” diyen biriyim. Belgesel izleyince güzel derili bir yılan görünce “Heyt beee, bundan ne kemer çıkar!” diyen adamım. Ruhumu çoktan sattım. Benim için yılan = çanta, tilki = kürk. Ahahah.

Tabii, adam hazır kalıpları yaşamaya o kadar meraklı ki, bakıyor, azıcık görgülü bilgili entel tip sosyalist diye gidip sosyalist oluyor. Entelektüel olmak ile sosyalist olmak arasında bir bağ kurmuş kafasında, “entelektüel olmak için gerekenler” listesine check ata ata ilerliyor hayatta. Sol örgütlere gir, check. Saç uzat, check. “Celal ile Ceren ne yaaa” de, check. Hepsi birbirinin aynısı. Bu yüzden hepsi çok sıkıcı. Yurdumun enteli de sıkıcı, kahvesinde batak oynayıp ihaleye giren amcası da. Bir tek ben değilim. Bu anlattığım çöplükte benim varlığım çok kolay belli olur, biliyorum. Günü gelince kitaplar yazacağımı biliyorum. Zamanı gelince dünya turuna çıkıp bunun ekmeğini yiyeceğimi biliyorum. Bir gün senin üniversitene konuşma yapmak için geleceğimi biliyorum. Sadece bunlar için henüz çok, çok, çok erken. Yaşanması metallerin elektriği iletmesi gibi doğal ve kolay bir süreç bu belki; fakat daha hayat olarak buna hazır değilim. “Ne anlatıyor bu, o kadar kolay mı o işler?!” diyerek bakıyor olabilirsin bana. Dostum, bu devirde bunları yapmak zor değil. Sosyal medya danışmanına bile ihtiyacın yok; Facebook reklamlarına birkaç bin lira para ver, mecralara reklamını koy, iyi bir fotoğrafçıyla çalış, birkaç röportaj, bir iki kavga-gürültü çıkar, bir iki kişiyi dava et ve tak! Tebrikler, artık sen de ünlüsün. “Ünlü gibi takılan amatörler ligi”ne girmek zor değil ki! Türkiye’de magazin zaten “Siz de buralara ulaşabilirsiniz, hayal edin ve satın almaya, tıklamaya devam edin!” diye, sanki elini atsan ulaşabilecekmişsin gibi yakın olan hayatları “uzakmış gibi ama yine de yakınmış gibi” pazarlamak üzerine çalışıyor. Türk medyasının magazininde Koç ailesi gibi “ulaşılmaz” aileleri ne zaman gördünüz? “Bir kulaç daha atsan girebilecekmişsin gibi” duran bu karelerde sana asla ulaşamayacağın adamları göstermezler. Böylesi ancak okura mutsuzluk verir çünkü. Onun yerine, 15 sene önce düğün şarkıcılığı yapan kadınların ve yarışmalarda şaklabanlık yaparak iner mi çıkar mı diye bakılan adamların ışıltılı gibi duran boktan hayatlarını parlatıp parlatıp satarlar sana. Ünlü olmak zor değil ki. Piyasa yeni isimlere, sarhoş olup pantolonuna kaçıracak yeni adamlara, kızlara sarkıntılık edecek yeni Teoman’lara, “Ne dedin sen?!” tokadı atacak yeni Sevda Demirel’lere kurt gibi aç. Hele internet fenomeni olmak en fazla birkaç aylık iş. Sosyal medyayı iyi kullanmayı bilen bir insan için bu süre birkaç hafta bile olabilir.

Tek Rakibim Radyo Fenomen.

Söylemek istediğim, bu noktalara ulaşmak zor şeyler değil. Ne yazık ki beğenilmek, takip edilmek gibi bir gayem yok. Dolayısıyla konu bu değil. Tanınmak için, çok okunuyor olmak için hiç acelem de yok. Ben ne zaman ve ne şekilde istersem o şekilde olur. İstemezsem hiç olmaz. İnsanları zaten büyüleyip peşimde sürükleyemeyi, yönlendirmeyi, manipüle etmeyi uzmanlık alanı yapmış birisi olarak beğenilmek gayesiyle bir şey yapmam zaten saçma olur. Beğenilmek için bir şey yapma; ürününü koy ve onu beğendir. Fakat alttan gelen nesil korkunç; özellikle 90’ların ortasından sonra doğan bu yeni jenerasyonun hayatını tamamen “beğenilmek” üzere yaşıyor ve “beğenilesi” biri olmak için sürekli kendini bazı biçimlere sokmaya çalışıyor. Bu çok üzücü ve asla doğru bir yöntem değil. Tamam, hepimiz egomuzu tatmin etmeye çalışıyoruz ama bu yolla egonu tatmin de edemezsin zaten. “Bu adam şu yüzden çekici” denilsin istiyorsan senin için, orada bir sıkıntı vardır. “Bu adam tam bir orospu çocuğu, ama…” denilmeli. Herkes sende bir şeyi çekici bulmalı ama ne olduğunu bir türlü anlayamayıp deli olmalılar. İşte bende bundan var. Var, ama yaşadığım hayatı düzeltm…

..bir saniye, kapı çalıyor. 🙁

Sonra görüşürüz.

Bu yazıda bahsettiğim şeylerle ilgili söyleyecek bir şeyleriniz varsa,

  • Ask.fm’den anonim olarak gelip soru sorabilir,
  • Aşağıdaki yorum bölümünden düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir,
  • Yukarıdaki iletişim bölümünden bana ulaşabilir,
  • “Abi beni ünlü yapsana anlattıkların güzelmiş ?” diye tepki verebilir,
  • Ask.fm sayfama gelip, “Siktir lann kendini beğenmiş ibne çok götü kalkık birine benziyosun sen herkezi kendin gibimi sandın?” diye soru sorarak cevap vermemi bekleyebilirsiniz. (Gelme garantili.)
BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: