Anasayfa / Seyahat, Gezi ve Interrail / Üşü ile Dünya Turu: Yunanistan, Atina, Gazi

Üşü ile Dünya Turu: Yunanistan, Atina, Gazi

Bu yazıyı yaklaşık 1 aylık bir gecikmeyle yazıyorum. Bu gecikme için hepinizden özür dilerim. Ask.fm sayfama gönderdiğiniz sorularla olsun, e-maillerinizle olsun, yazmaya söz verdiğim bu yazıyı her platformdan sürekli bana hatırlatıp yazmam için başımın etini yediniz. Gerçekten yoğun ve yorucu bir dönemden geçiyordum. Aslında biraz değil, epey; son 2-3 aylık periyotta uyku uyumaya bile zar zor vakit bulabildim. Bu süreçte bana sabrettiğiniz için teşekkürler. Hiç yalnız bırakmadınız, sürekli mail ve soru göndererek yanımda olduğunuzu hissettirdiniz. Zorlu çalışma periyodu, hafta sonları evden çalışmak zorunda kaldığım o süreç geride kaldı diyebiliriz artık… Bundan sonra daha rahat yazı yazabileceğimi düşünüyorum.

Gelelim Yunanistan’a. İsterseniz önce “Neden Atina’ya gittim?” temalı bir giriş yapayım, uçak biletimi aldığımda neler hissediyordum, kısaca bir anlatayım.

2013 Eylül’üne gidelim. Çıktığım Doğu Avrupa Interrail macerası yeni bitmişti; Polonya’nın soğuk havasıyla harman olmuş sıcaklığını, Çek Cumhuriyeti’nin tarihi dokusunu, Hırvatistan’ın muhteşem denizini, Bulgaristan’ın güzel kızlarını, Sırbistan’ın onlar-insansa-ben-hayvanım’larını ve  diğer bütün güzellikleri tecrübe etmemin ardından, psikolojisi çökmüş mutsuz insanların ülkesi Türkiye’ye geri dönmüştüm. Başlarda, ilk birkaç gün, bu durum bana pek koymadı. Arkadaşlarımı gördüm, kuaförüme gidip doğru düzgün tıraş oldum, annemin yemeklerinden yedim, vesaire… Birkaç gün sonra ait olmadığım bu topraklarda depresyonlardan depresyon beğenirken buldum kendimi. Bok gibiydi. Sonra kendimi bir şeyler yazmaya verdim, uzun süre iş aramadım. Biliyorsunuz, o yaz üniversiteden mezun olmuştum. Bir süre ne yapacağımı bilemedim; yapabileceklerime baktım ve aslında çok düşünmedim, kafa dinledim sadece. Sonra sıkıntı ağır basmaya başladı. Etrafımın da telkinlerine dayanamadım ve iş arama sürecine girdim. Yaklaşık 3 aylık bir acılı sürecin ardından, kısacası toplam 5 aylık bir boşluğun sonrasında bir şekilde beni sürükleyecek bir akıntıya bırakabilmiştim kendimi. Birkaç hafta gidip geldim işe. Ekibimi tanıdım. Sonra biraz kendimi toplayınca bir delilik yapma isteği geldi içime birden. Baktım ki şirkette ortam güzel, müdürlerimden de izin alabilecek kıvamdayım; bir gece yarısı deliliğim tuttu, kaldırdım telefonu, beraber Interrail yaptığım arkadaşı aradım. “Efendim,” dedi bizimki uykulu uykulu. “Hazırlan,” dedim. “Yunanistan’a gidiyoruz!”

Nasıl yapmayasın ki bunu? Boktan Türkiye’ye dayanılmıyor ki… Cumartesi akşamları Beyoğlu’na çıktığında gördüğün amele kalabalıklar, disko kapılarında damsız almam tribindeki ayı gibi adamlar ve içeri girip de kavga çıkarsam diye ellerinde sigaraları ve Çin malı S3’leriyle bekleyen kekolar, yolda yürürken yaşadığın ezilme tehlikeleri, önünde yürüyen bir adamın hıfffffff-huuuuğğhhk yapıp TPTUUUU diye yola tükürmesi… Hepsini siktir et, METROBÜS! Metrobüs ya, ötesi var mı? Siyasi karışıklıklara falan değinmiyorum bile… İnsan çıkıp bir o-medeni-insanlar-o-güzel-ülkelerde-neler-yapıyorlar-acaba turu atmak istiyor bazen. İnsanın, yeri geliyor, o mutlu AB vatandaşlarına, o şanslı orospu çocuklarına gidip şöyle sorası geliyor:

yigit_karikatur

Öyle mi? 🙁

Neyse, arkadaşı bu soruyu sormak üzere ikna ettim. Hatta geldi, bir gazla uçak biletlerini de aldık. Aldık da, ortalıkta ne vize var, ne de işyerinden aldığım bir izin! Üstelik biletleri de iade edilemez ve değiştirilemez şekilde almıştık ucuz olsun diye! Tarihler mi? Tatil olan 1 Mayıs, tatil olmayan 2 Mayıs ve arkasından gelen iki günlük hafta sonu tatili. “Ee Üşü, ya 2 Mayıs için müdürden izin alamazsan?” Ahah, ne demiş üstat, ne demiş büyük şair Hz. Gülşen; “Yapamazsan yok/yapamazsan yok/kitabımda yok/ya-pa-maz-san-yok.” Yapılacak. Yapacağız. O izni bir şekilde söküp alacağız.

Şirkette yaşıtım sayılacak bir arkadaş var. Ben nasıl izin koparabilirim diye stratejiler yaparken ve ortamı koklamaya çalışırken bu bir gün kalkıp demesin mi “Ben 10 ay oldu daha yeni izin alıyorum, dur bakalım” diye! Aldı beni bir telaş! Günler süren denge savaşlarından sonra, olurdu, olmazdı derken sonunda bir şekilde kılıfına uydurdum işi ve müdürden izni aldım. Son gün çırpınarak şirketten gerekli belgeleri de aldım. Fakat şöyle bir olay oldu, son gece, internetten vize işlerini halleden şirketin sitesinde gezerken yanlışlıkla aldığım vize başvurusu rezervasyonumu iptal ettim! Evet, bildiğin iptal ettim! Nasıl olduğunu sormayın işte, yaptık bir hata! “Randevu iptal/değişiklik” gibi bir şey yazıyordu, ben de saatini kaydırabilir miyim acaba diye sisteme giriş yapayım diye tıkladım, bir şey olmadı. Sonra bir daha bilgilerimi yazdığımda “Kayıtlarımızda böyle bir kullanıcı yoktur” yazısı çıkmasın mı! Anaa, gitti lan kayıt? Sabah gittim, bozuntuya vermeden sıraya girdim. Sıram geldiğinde baktım, listede adım -doğal olarak- yok. Nasıl olmaz?!!!111 Resmen ağızlarına sıçtım! “NASIL ADIM LİSTEDE OLMAZ?!” diye olay çıkarıyorum,  “BAKIN BANA MAİL ATTINIZ” diye maili gösteriyorum bir de! Bin bir özür dileyerek bana en önden sıra verdiler. Ahahahah, yaşamayı seviyorum ya. 

Gittim, görevli memura belgelerimi verdim. Sonra beni vezneye gönderdi, vezneye gittim. Gerekli parayı usulca domaldım. Biliyorsunuz, bu tarz işlerde parayı zorluk çıkarmadan domalmak çok önemlidir. Eski AB bakanımız Egemen Bağış’a güzel güzel laflar ederek liraları çıkardım cebimden, vezneye bıraktım. 240 küsür çomar lirası, buyurun, hayrını görün. Üç gün sonra pasaportum çıktı. Çıktı ama nasıl bir çıkmak! Çok girişli vize istediğim halde tek girişlik vize vermişler, 6 aylık verir misiniz diye dilekçe vermeme rağmen tutup 1 aylık vermişler. İbnelere bak. Zaten belge isterken bir tek bit kontrolü yapmadıkları kalıyor, üstüne bir de bu tripleri çekiyoruz. Egemen sen harika bir adamsın ya. You are a great hero ya, no more games yani.

Uçuş saati geldi. Aegean Airlines ile uçacaktık. Ucuz etin yahnisi derler ya hani, bu arkadaşlar aynen bu tanıma uyuyor. Efsane rötarlarla adeta canımıza okudular. Havalimanında birer bira içelim dedik; biz içe içe sarhoş olduk, uçak hâlâ kalkmıyor! Rötar, rötar, rötar! Sonunda kapılar açıldı. Sıraya girdik. Bizim elimizde yazdırdığımız kağıtlar vardı. Arkadaş geçti, ben geçemedim. Görevli beni kenara çekti, “Beyefendi,” dedi, “Sizde dönüş bileti olmadığı için, vizeniz de tek girişli olduğu için Atina’da sıkıntı çıkarabilirler.” Oğlum yeter ya. Yeter valla. Bırakın girelim. Paramız var oğlum. Ne değerli Schengen bölgeniz varmış lan. İçip eğlenip gelicez, nedir bu çektiğimiz çile? “İyi,” dedim, “Yazdırın dönüş biletini oradan bari.” “Göremiyoruz ki sistemde,” dedi adam. “O zaman bırakın, orada başımın çaresine bakarım ben” dedim. Geçtik uçağa, oturduk. Uçak havalandı. İstanbul’a bakıyoruz camdan. Şehir ışıl ışıl, saat akşam 11 civarı. “Işıklara bakan da bir bok var zanneder” dedi arkadaş, gülüştük. Bir saatlik yolculuktan sonra Atina’ya indik.

Mine me mena Tsakitzis, Yar Fidan Boylum

Uçaktan indim, Schengen bölgesinin havasını misler gibi çektim içime. Vatanımdaydım. Sıla hasreti bitmişti. 🙁 İstanbul’daki görevlinin söylediklerinden dolayı biraz gergindim, kapıdaki polise çekinerek verdim pasaportumu. Herif neredeyse hiç kontrol etmeden çot diye bastı damgayı. Alman olsa muhtemelen sorardı, soruştururdu, geçirmezdi hemen; Yunan olunca sikinde mi adamın? “Akdeniz insanının canına kurban” diyerek aldım pasaportumu. Merkeze nasıl gidebiliriz diye etraftakilere sorduk. Otobüsler varmış, kapının önünden kalkıyormuş. Gittik, önce taksicilerle konuştuk. Amaç hızlıca otele gidip, yerleşip, gecenin başına yetişebilmek. Hesaplarımız tutarsa, 12:30-01:00 gibi içmeye başlayabilecektik. Ama herifler bir fiyat söyledi, başımız döndü! 35 euro mu dedi, 50 mi dedi, şimdi tam hatırlamıyorum ama aklımızın almadığı bir para söylediler yani. Hassiktir lan. Kapalıçarşı çocuğuyuz biz, verir miyiz sana o parayı kolay kolay? Sonra otobüsleri bulduk, o da 5 euroymuş kişi başı. Neyse, içimiz cız ederek verdik 5 euroları, aldık bileti. Otobüs kalkınca bir de baktık kimse bilet falan okutmuyor. 10 euro çöp oldu yani. Evlat acısı gibi koyan o 10 eurodan sonra arkadaşa “Oğlum,” dedim, “bundan sonra bunlara tek kuruş kaptırmak yok. Sert oynamamızı istiyorlarsa sert oynarız. 🙁

Hostelimiz Omonia semtindeydi. Rezervasyonu yaparken etrafında çok fazla otel olduğu için herhalde şehir merkezidir ya da yakınıdır diye düşünmüştüm. Aceleye geldi, hiç araştırmadım. Şehri hiç tanımadan, üstelik haritamız bile olmadan bindik otobüse, gidiyoruz! Yaklaşık yarım saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra Syntagma denen meydana geldik. İndik, nereden gideriz, nasıl yaparız diye baktıktan sonra otelimize yaklaşık 15 dakikalık bir yürüme mesafesinde olduğumuzu gördük. Taksiye binsek mi dedik, sonra “O 5 euroyu çıkaralım!” diye hırs yapıp yürümeye karar verdik. Canımız çıktı yürürken ama sonunda hosteli bulduk. Hemen valizlerimizi bıraktık, saçımızı başımızı düzelttik; apar topar indik aşağı. Hostelden çıkarken görevliden birer tane de harita aldık. Tam çıkacakken bir tane adamla göz göze geldik. Pasaportumuzu görmüş check-in sırasında; “Turkiy?” diye sordu. He dedik, Turkiy. “Me come from Syria” dedi, başladı “very much deads, 5 people deads” gibi bir şeyler anlatmaya. Anladık, anladık derdini ama sal bizi de varalım yolumuza be pehlivan, sal bizi be. Acelemiz var, anlasana! 🙁

Yolculuk öncesi yaşadığımız heyecandan bir kesit. 🙁

Hostelden çıktık. Önce Psiri denen yere gittik. Burası daha ziyade kafelerden oluşuyor. Bir aydır Psiri’den başka bir kelime etmiyorduk; burası bizim için bir motivasyon kelimesi olmuştu ama gidince pek bir numarası olmadığını fark ettik. Sağa sola sorduk, “Gençler Gazi’de takılır” dediler. Gazi’ye doğru devam ettik yürüyerek. Tabii yürüyoruz ama bunlar gerçekten yakın mesafeler değil. Ama biz “Taksiye bineceğimize iki kadeh fazladan içelim” kafasında insanlar olduğumuz için bize koymuyor. Yürüyoruz ama geceden hiç umudumuz yok; çünkü sağa bakıyoruz bomboş, sola bakıyoruz bomboş. Araba geçmiyor, bar yok, sarhoş yok. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşün sonunda, sessiz, ışıksız sokaklardan geçtikten sonra Pireos denen caddeden Keramikos tarafına doğru umutsuzca döndük ve birden karşımıza yüzlerce genç, ışıklı ve müzikli mekanlar ve cennet gibi bir ortam çıktı! Sevinçten başladık zıplamaya tabii! Bulmuştuk eğlencenin adresini!

Gazi, Atina gençlerinin eğlence yeri. Burada bir metro durağı da var. Keramikos denen metronun merdivenleri tam bu alana çıkıyor. Etrafta barlar ve diskolar var. Ortada ufak bir park var ve insanlar burada içip sohbet ediyor. Her yaştan genç buraya gelip kafa dağıtabiliyor. Parası olan da var, olmayan da. Bizim Atina maceramızın da %70’i burada geçti zaten. 30 Nisan gecesi burası harikaydı. 1 Mayıs gecesi ise bomboştu. 2 Mayıs Cuma gününün akşamı da yine çok iç açıcı bir manzara yoktu. Sanırım kriz gerçekten var. Cumartesi gecesi gerçekten iyiydi yalnız, hakkını yemeyelim. İnsanlar demek ki haftada 1 defa çıkayım, çok para harcamayayım modunda. Mesela Sırbistan’da, Macaristan’da hatırlıyorum, Pazar, Pazartesi geceleri bile harika bir eğlence ortamı vardı. Bugün gitsen yine eğlenirsin. Atina’da böyle değil maalesef durum. İnsanlar para musluklarını biraz kısmışlar. Yine de kaliteli yaşıyorlar ama, mezeler, içkiler, tavernalar, müzikler. Kriz bile bozamamış adamların keyiflerini. Sadece daha nadir çıkıyorlar ama çıkınca da eğleniyorlar yani.

Şehirde hemen ilgimi çeken üç  şey oldu, birincisi şu: Büfeler. Evet, Atina’da hiç bakkal yok, her taraf büfe! Market bile bizim karşımıza bir tane çıktı; ama o kadar çok büfe var ki inanamazsınız. Kaldırımda yürürken her 10 metrede bir büfe görüyorsunuz. Sadece şehir merkezinde değil, her yerde durum bu. Nedenini bilmiyorum. Biz bu büfelerin çoğuna 2 euro diye 1 lira yedirdik. Ahah. İkinci dikkatimi çeken şey, graffitiler. Şehrin her yeri tag ve graffiti dolu. Üçüncüsü de Smart marka arabalar. Hayatımda hiç bu kadar Smart’ı bir arada görmemiştim. O kadar çoktular ki dayanamayıp Smart diye bir oyun icat ettim; yolda Smart marka araba gördüğümüzde “Smart!” diyorduk ve skor tutuyorduk. Gidene kadar sürekli “Smart! Smart! Smart!” diye gezindik etrafta. 🙂

İlk gün hostelden hiç memnun kalmamıştık. Zaten rezervasyonu bir günlük yaptığımız için ikinci gün kalmak istemedik, öğlen kalktık ve ayrıldık. Ayrılırken kimse bize bir şey sormadı, biz de bozuntuya vermeden ve parayı ödemeden çıktık. Tamam ibnelik falan ama baktığında çok güzel bir para cebimizde kaldı. (“Sorsalardı abi” diye hâlâ vicdanımızı rahatlatıyoruz. 🙁 )Sonra başka bir hostel bulmak için McDonalds aramaya başladık. Burada işin matematiği basittir: McDonalds -> Free Wifi -> Booking.com -> Kalacak yer. Şaşırtıcı olan şeyse şu: Koskoca Atina’da sadece ve sadece 1 tane McDonalds var! (Burger King’i sormayın, o zaten Doğu Avrupa’da neredeyse hiçbir yerde yok.) Split hariç her yerde adım başı McDonalds gördüğümüz ve beleş internetini dibine kadar sömürdüğümüz için bu durum bize şaşırtıcı geldi. Sadece meydanda, Symtagma’da var. Neyse, gittik, karnımızı doyurduk, kalacağımız hosteli bulduk. Yine Omonia’daydı yeri. Yaşlı bir adamdı işletmecisi. “I give you good price” dedi amca, 3 gecesine 90 euro istedi. İnternette 100 küsür yazıyordu zaten, iyidir dedik. İyi bir odaydı zaten, temizdi, interneti düzgün çekiyordu; içinde banyosu falan da vardı. Hostele yerleştikten sonra dışarı çıktık. Şehri dolaştık.

Epey yürüdükten sonra Akropolis’e gidelim dedik, 15 euro dediler girişe. Siktir lan, o paraya bir şişe Smirnoff alırız. “Aynısı Bergama’da da var :(” dedik, girmedik. Ama girmeyip yukarıya doğru yürümeye devam ettiğinizde tepeye kadar çıkabiliyorsunuz ve burada harika bir Atina manzarasını ücret vermeden izleyebiliyorsunuz. Akropolis de görünüyor zaten oradan. 🙁 İçine girip de Japon turistlik yapmaya gerek yok. Zaten müze gezmek gibi bir hobimiz hiç olmadığı için gerek duymadık. Gittik, manzaramızı izledik. Fotoğraf çekildik, takıldık. Çektiğim fotoğraflardan birini paylaşayım hatta:

IMG_1262

Fena değil, değil mi?

Şehrin metro ağı çok kapsamlı değil fakat yeterli. Daha güzeli de, metroya girişte herhangi bir şey okutmak zorunda değilsiniz. Dingonun ahırına girer gibi dalabiliyorsunuz metroya. Tabii bunu gören 2 Türk seve seve gidip 50 tane metro bileti alır, di mi? Hak yemez. Ahahah. Yemin ediyorum sıçmaya bile metroyla gittik. Beleş ya. ^^ Fakat en sonunda patladık, kontrolörlere yakalandık. 🙁 Tam gişelerin çıkışında bilet kontrolü yaptılar.

Sordular: “Bilet?” Yok bizde ondan. “Pasaport lütfen?” O da yok. “O zaman 30 küsür euro ödeyeceksiniz.” O HİÇ YOK. Tam yarım saat “Tutuklanırsınız, polis çağıracağız, ödeyin, biriniz gidip hostelden pasaportları alsın gelsin” geyiği yaptılar. Hayır dedik, direndik. Sonra polis de çağırdılar. Biz inat ediyoruz. “Bugün 1 Mayıs diye ücretsiz zannettik” dedik, “Kimse bilet okutmuyordu” dedik, “Bugün geldik, yabancısıyız, özür dileriz, öğrenciyiz, paramız yok” dedik. Dedik, dedik, dedik ve sonunda bizi bırakmak zorunda kaldılar. Tek kuruş ödemedik yani. ^^ Bu tip olaylarda direnmek iyi bir çözüm. Yine de bu olaydan sonra bir süre metroya binmeye çekindik. Bilet almak mı? Öyle bir ihtimal yok. Ya yürüme, ya beleş metro. Ya istiklal, ya ölüm! O metroya binilecek… Ama nasıl? Girişte kontrol yok zaten, her şey Symtagma’ya çıkarken. Sonunda dayanamayıp yine kullandık metroyu, bir baktık yine kontrol var, tekrar döndük aşağıya! Diğer çıkışı denedik, orada da kontrol var! Mecburen metroya tekrar binip diğer durakta indik, oradan Symtagma’ya geldik. Sözün özü, metroyu beleş kullanmak istiyorsanız Symtagma’daki çirkef kontrolör kadın ve yancısına dikkat. 🙁

Genelde Gazi bölgesinde takıldığımızdan bahsetmiştim. Bir gece burada takılırken aramızda Türkçe konuştuğumuzu duyan bir taksici yanımıza yaklaştı. “Gençler nerden?” diye sordu. Türk çıktı herif. Adın ne diye sorduk, bozuk Türkçesiyle “Alettin” dedi. Sarhoş kafayla “Alettin”le bayağı bir muhabbet ettik. 5 yıl önce Gazi ful çekermiş, şimdiki bomboş haliymiş, kriz çok fena yapmış oraları falan filan. Çakal, 5 dakikalık muhabbetten sonra bizi dünyanın bir ucuna götürmeye kalktı eğlence için. “Buralar kötü, ben sizi 20 euroya şuraya götüreyim” gibi bir şeyler dedi. Moruk, sarhoşuz ama salak değiliz ya, sağol. ^^ “Abi yarın gelirsek seni burada bulabilir miyiz?” diye yalandan sorduk tabii.  “Burada beni kime sorsanız söyler. Pitbull Taksi deyin, gösterirler” dedi. Güldük, teşekkür edip ayrıldık. (Pitbull Taksi ne amk?)

Atina Gazi, Biz Şehit.

Son gece fena sarhoş olduk. Paramız kalmadı, vücut da alkol istiyor malum. Arkadaş dayanamadı, başladı masalardan içki çalmaya! Oğlum hırsız olduk çıktık amk ya. Hayatımda adisyona eksik çay yazdırmamış adamım, sarhoş kafayla ne büfeci kaldı sikmediğimiz ne barmen. Hangi masada kadeh gördüysek yürüttük resmen, ta amımıza koyayım ben. 🙁 İyi eğlendik ama ya. Bu arada Yunan içkilerini denemenizi tavsiye ederim, özellikle Tsipouro denen içkinin tadı çok güzel. Biraz daha içtikten sonra ben arkadaşı kaybettim. Gazi çevresinde ararken bir bankta oturan iki tane kız gördüm, başladım onlarla muhabbete. Bu sırada hemen karşıdaki bankta oturan 4 kişilik grup bana laf attı. Ben de onlara bir şeyler söyledim sarhoş kafayla. Laf attı dediğim, kızlı erkekli bir grup yani, şakalaşma mahiyetinde laf attılar. (“Hey where are you from?” gibisinden bir şeyler işte.) Sonra bulunduğum banktaki kızlar onlardan daha eğlenceli gelmeyince sattım onları, karşı tarafa geçtim. 🙁 Başladık muhabbete. Sadede gelip özetle kadroyu sayıyorum: 1 lezbiyen, 1 gay, 1 straight (ve benden hoşlandığını oracıkta itiraf eden) kız ve bir biseksüel kız. Kadroya gel. Biseksüel kızın bana ilk sorusunu soruyorum: (Lezbiyen sevgilisini göstererek) Bizimle sevişir misin? ANANI SİKİYİM CENNETTE MİYDİM?

Durun, baştan anlatayım: Dakika 1, gay beni yokladı. Bu zaten klasiğimdir, haber değeri bile taşımıyor. Ortamda bir gay varsa mutlaka beni bir yoklar. Ben de kibarca straight olduğumu belirtirim ve olay yılışık bir noktaya gitmeden -thank god- muhabbet ölçüsünde kalır. Nasıl mı yokladı?  “İstanbul’daki gay clublar nasıl?” diye sordu. Çakala bak. “İyi” desem gay olduğumu anlayacak ve yavşayacak. Tamam, iyi teknik ama yanlış kişi. ^^ “Benim gay arkadaşlarım da var” klişesinin arkasına “duyduğuma göre mekanlar fena değilmiş” yalandan cevabını yapıştırıp devam ettim. Yabancı oranını sordu, yarı yarıya dedim. Gay olmadığımı açık bir dille aktardım, saygım var dedim. “Gay olsaydın keşke” dedi gülerek. Ben de “Çekici bulur muydun?” diye sordum. Bulurmuş. Özellikle dudaklarım çok güzelmiş, dolgunmuş. Anlattıkça götüm kalktı, anlattıkça mutlu oldum. Bir gay tarafından onaylanmış olmak tarifsiz bir mutluluk. Ollleyyy! Bilirsiniz, güzelden anlar bunlar. Dünyada modayı filan da şekillendiren bunlardır. O yüzden, yess! *Success kid!*

“Bence arkadaşım (straight kızı kastederek) senden hoşlandı zaten” diye devam etti bizim gay eleman. “Öyle mi” diyen gözlerle baktım kıza, “Yani öyle denebilir tabi” dedi kız, gülerek. “Ben de ona karşı boş değilim” minvalinde bir şeyler dedim ben de. Sonra biraz lafladık. Amaç straight kızı alıp ortamdan uzamak. Ama muhabbet harlandıkça harlanıyor, kızı çıkaramıyorum bir türlü. Biz kızla konuşurken gay araya girmeye çalışıyor, benimki (hemen benimki oldu) “Bi şey konuşuyoruz, araya girme. Malakas!” falan diyor. Oo dedim, kız benim için savaşıyor, süper. ^^ Malakas asshole demekmiş bu arada. Malakio da mastürbasyon yapmakmış. Tabii ben kelimeyi öğrendim, yoldan geçen herkese malakas, malakio saydırıyorum. Ahahah. Bu arada straight kız “Senden hoşlandım ama aramızda bir şey olmaz, boyfriendim var” gibi bir şeyler saçmaladı. (Rasim Ozan’dan gelsin: “Haydaaa!”) Hay boyfriendine sokayım yaa. O boyfriendler yüzünden nice gençleri heba ediyorsunuz. Nice yiğitler o asla Cumartesi geceleri size eşlik etmeyen bok kafalı boyfriendleriniz yüzünden çürüyor, yitip gidiyor. Buradan 3 milyar kadın nüfusuna sesleniyorum: BOYFRIENDİ OLAN SOKAĞA ÇIKMASIN!!!!!1 Gidin evde takılın yaa. Bırakın da avlanalım yani bekarlar olarak. Burada yalnız ve savunmasızız bizler. BİRAZ SAYGILI OLUN. 🙁

Şaka bir yana, ben de bizim lez couple’a geçeyim dedim. Lezbiyen kız Hadise’ye bayılırmış. Birkaç şarkısını söyledi, gülüştük. “Hayır, dans ederek söyle, dansını yap” dedim. Güldü, hayır dedi. Sonra biseksüel kız, hiçbir şey demeden, direkt olarak sevişme teklifini yaptı. Hayvana bak amk. Biz yapsak olay olur, yalansa yalan deyin. Olabilirdi, olmazdı muhabbeti yapıp kendimi naza çekerken kız “Tek şartım var ama” diye ekledi. “Neymiş o şart?” diye sordum merakla. Çıkardı ağzındaki baklayı: BDSM. İşkence yapacakmış bana. Emirler yağdıracakmış. “Ne çeşit işkenceler?”  diye sordum, why not ekseninde çekingen tavırlarla. “Şimdi kaldırıma tükürsem onu yalar mısın?” dedi. Yerdeki tükürüğünü yalayıp onu affetmesini isteyecekmişim. Pardon me? Father issues? Oğlum kriz insanları ne hallere sokuyor lan. Kaldırımdan yalatmasan belki bir nebze. 🙁 İstemediğimi söyledim. Neyse yine de yiyişelim dedi. Biraz takıldık onunla, sonra lezbiyen sevgilisi dayanamayıp araya girdi. Kıskanmış, yapmamalıymışım. “Hayır!” dedim, “Baskı yapamazsın! O özgür bir birey!!!!1111” 5 dakika sonra lezbiyenle de yiyişmeye başladık. Ahaha, oğlum ben Zagreb’te bir lezbiyeni itinayla kadınlık alemine geri döndürmüş, kızı o dark side’dan tereyağından kıl çeker gibi tertemiz almış adamım ya. Bunlar bana challenge bile değil. Kısa saçlı bir Ellen DeGeneres değilsen sökmez bana lezbiyen tribin, her türlü öperim. ^^

Gecenin sonuna doğru bizim muhabbet iyice harlandı. Bize gelsene dediler. Oğlum, gelmesine geleyim de, hadi straight kız tamam, lezbiyen-biseksüel kızların BDSM manyaklıklarına da bir yere kadar OK, peki gay eleman ne olacak? 😐 O da kendine bir koca aramayacak mı; haklı olarak. İstemiyorum ama bir tarafım da macera arıyor. Haritada yerini gösterin evin dedim, haritada bile olmayan bir yerdeymiş. Sabah uçuşum var, imkansız. Kendilerine mutlu bir ömür diledim. Lezbo ve biseksleri son defa öptüm, metroya uğurladım. (Sizce gitmemekle yanlış mı yaptım? :/)

Etrafa baktığımda sabah olmuştu. Müzik susmuş, mekanların önünde adamlar etrafı süpürüyorlardı. Hava açık mavi olmuş, aydınlanmıştı. Saatin nasıl geçtiğini anlamamışım bile. Gittim, arkadaş hosteldeydi. Klasiğimiz olan gecenin analizini yaptık. Bizimkinin de boynunu morartmış kızın teki. Ahah. Sonra kafayı vurup yattık.

Birkaç saat sonra uyandık, çantamızı hazırladık. 1 liramızla sularımızı ve cent olarak para üstümüzü aldık güzel güzel. 🙂 Kızmayın, paramız kalmamıştı. 🙂 Uçağımıza bindik. Arkadaş üniversitesini okuma(ma)k üzere yaşadığı şehre geri döndü, ben İstanbul’a, işime… Yine metro, yine insanlar, yine erkek egemen toplum, yine Kimm kanunu. Ne yaparsın? Hayat o kadar da adil değil. Felekten sadece birkaç gün çalabiliyorsun. Sonrası yine karanlığın dibi. Amına koyayım…

Özetle…

En önemli konudan bahsetmemişiz; Eminim kadınlar da, erkekler de aynı şeyi merak ediyor şu an. “Hadi Üşü, nasıllar, söyle?!” Tamam, söyleyeyim. Erkekleri ciddi anlamda yakışıklı bence. Hani kadın olup da Yunanistan’a gidip erkek profilinden memnun kalmama şansınız yok. Güzel kız oranı da buradakinden yüksek; ama erkeklerin yakışıklılık oranı kızların güzellik oranından daha fazla gibi geldi bana. Bu orantısızlık bildiğiniz gibi Türkiye’de de var (no offense kızlar ^^) ama Yunan erkekleri Türk erkeklerinden daha yakışıklı kesinlikle. Yunan kızları? Güzeller kesinlikle ama bir ilki yaşadım; ilk defa genel olarak kezban bir kadın nüfusuyla karşılaştım. Gerçekten her şeye no diyorlardı, çok ilginç. Bunu gay çocuk da söylemişti ama söylediğine göre sadece Atina kızlarının bir özelliğiymiş. “Herkesi snobe ederler, burunları havadadır” dedi. (Onlar başka bir şehirden gelmişler, kısa süreliğine oradalarmış) Avrupa’nın hemen hemen her yerini dolaşmış biri olarak böyle bir manzarayla ilk defa karşılaştım. Selfie video çekerek yaklaşıyorum, no. Sarılayım diyorum, no. Öp bi tane? No. Dans edelim? No. Are you kola? No. -_- Bu yönleriyle Türk kızlarına benziyorlar, ne yazık ki. Ama yine de eğlenmeyi biliyorlar. Güzel insanlar. Kimse kaba değil, Omonia için güvensiz demişler ama biz öyle bir durumla da hiç karşılaşmadık. Fakat şehir olarak ben biraz yavan buldum Atina’yı. Yine de gidilebilir, görülebilir. Üç-dört gün ayırırsanız fazlasıyla yeterli olacaktır.

Bir sonraki şehirde görüşmek üzere!

Bu yazıda bahsettiğim şeylerle ilgili söyleyecek bir şeyleriniz varsa,

  • Ask.fm’den anonim olarak gelip soru sorabilir,
  • Aşağıdaki yorum bölümünden düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir,
  • Yukarıdaki iletişim bölümünden bana ulaşabilir,
  • “O adamlar o paraları görünce Türklere küfür etmicekmi insanlara bizi yanlış tanıtıyosunuz ayrıca hırsızlıkta nedir işte ateizm bu din olmayınca insan böle şeyleri çok kolayca yapabiliyor neyse diycek lafım yok ???” diye tepki verebilir,
  • Ask.fm sayfama gelip, “Elenalar nası moruk, iyimi elenalar?” diye soru sorarak cevap vermemi bekleyebilirsiniz. (Gelme garantili.)

…SMART!

Not: Bu bir yazı dizisidir. Devamını bekleyebilirsiniz. (Tabii önce benim bir yerlere gitmem gerekiyor. :))

BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: