Anasayfa / Üşenen Adam'a Dair / İş Hayatı Üzerine: Beyaz Yakalı Olmak…

İş Hayatı Üzerine: Beyaz Yakalı Olmak…

…Kaçamadı. 🙂

Hatırlayacaksınız, iş görüşmesine girdiğim dönemde bu konuyla ilgili bir yazı yazmıştım. Eminim aranızda hikayenin devamını merak edenler vardır. Yazıya girişimden de anlayabileceğiniz gibi, o görüşmeler iyi geçti ve sonucunda o işi kapmayı başardım. Evet, 1,5 aydır bir beyaz yakalı olarak kapitalizmin çarkları arasında mutlu mesut dönmeye devam ediyorum. Dikkat ettiyseniz işe girdiğimden beri bloga çok fazla yazı yazamadım. İnanılmaz yoğundum çünkü ve iş dışında neredeyse hiçbir şeye vaktimin kalmadığı bir dönemi yaşıyordum. Bu yazıda izninizle biraz arayı kapatmak ve bu ayrı kaldığımız dönemi anlatmak istiyorum size.

İsterseniz öncelikle ne iş yaptığımdan bahsedeyim. Siber güvenlik alanında çalışıyorum ben, yani kısaca şöyle özetleyebilirim yaptığım işi: Kapitalizm adına çalışan beyaz hackerlarız biz. Düzenin koruyucularıyız. Egemen güçlerin kirli çıkarlarına hizmet ediyoruz. O büyük şirketlere gidip onların iç ağlarının ve web sitelerinin güvenlik denetimlerini yapıyoruz. Yarın öbür gün üç tane ergen Fight Club tribine girip şirketlerin ağını hackleyemesin, tıkır tıkır işleyen kapitalist düzenimiz yara almasın diye çalışıyoruz yani. Müşterilerimizi “hackliyoruz” kısacası; ama bunu iyi niyetle, onlara kendi zafiyetlerini bildirmek üzere yapıyoruz. İşte bu hackleme kısmı çok eğlenceli; çünkü milletin ofislerine gidip masalardaki yapışkan kağıtları göz ucuyla süzüp o kağıtların içinde parola aramak ya da bilgisayarlardaki kullanıcı adlarına bakıp internette o kişiyi aradıktan sonra parolasını tahmin etmeye çalışmak bana kendimi ajan gibi hissettiriyor. Çalışanlardan birini yemekhanede lafa tutup, laf arasında orada kaç kişinin çalıştığını öğrenip, o sayı üzerinden kurum bünyesinde kaç tane ağ bloğu bulunabileceğini düşünmek gibi çakallıklar bu işi tam benim gibi bir insanı doyuracak nitelikte yapıyor. Ve elbette sadece böyle dedektifliklerle yetinmiyoruz. Bunun yanında pek çok teknik araç var kullandığımız; mesela Kali isminde bir Linux sürümü var, bu işletim sistemi pek çok hacker tool’unu içinde barındırıyor.

Hackerlığı iş olarak yapan profesyoneller arasında yoğun şekilde kullanılan Kali. Eski ismiyle BackTrack.

Anladım. Kamyon di mi o? 🙁

Bunun gibi çeşitli yazılımları kullanarak ve elbette bazı manuel yöntemleri uygulayarak resmen heriflerin sistemine giriyoruz; daha sonra da bu işlemleri nasıl yaptığımızı ve bu açıkların nasıl kapatılabileceğini anlatan detaylı bir rapor yazıyoruz. Bu ameleliği şu an ağırlıklı olarak ben yapıyorum ne yazık ki. İşin sıkıcı tarafı biraz bu şu an. 100-150 sayfalık raporlardan bahsediyorum size; aynı anda 10-11 şirketle çalıştığımızı düşünürseniz iş yükümü tahmin edebilirsiniz sanıyorum. 5 hafta sonu üst üste evden çalıştım, evden dışarı bile çıkamadığım oldu. Bu hafta sonu da bu sayıyı 6 yaparak ikinci hat-trick’imi gerçekleştiriyor olacağım kısmetse. Aranızdan birine sorsak “Eeeh” dersiniz, “özel hayatıma karıştırmam ben, zaten haftada iki gün tatilim var bla bla.” Karıştırırım ben. Sikerler. O çok değerli tatilde ne yapıyorsun ki sanki? Vodka martini içerek jakuzinde Megan Fox’la sevişmiyorsun ya? Paris’te kahvaltı yapıp Bordeaux’da şarap tadımı yapmıyorsun bildiğim kadarıyla. Götünü devirip The Walking Dead filan izleyeceksin en fazla. Yatağın üstünde yemek yiyip akşama kadar yatakta laptopla takılacaksın. E oğlum ben bunu işsiz geçirdiğim aylar boyunca düzenli olarak yaptım zaten? Ciddi söylüyorum bak, tek kuruş da para almadım üstüne. Şimdi bunun yerine çalışırım da iş öğrenirim modundayım ben. Yani düzen bana önce zor iş buldurdu ve beni “eğitti”, şimdi de köpek gibi çalıştırıyor ve bir yandan da “üç sene sonra ikinci terfini alınca kralsın be oğlum” diyerek göz kırpıyor bana. 🙂 Artık kerata doğru mu söylüyor yoksa bizi mi sikiyor göreceğiz. 🙂

Esnek çalışma saatleri: “Bugün gerekirse uyumayalım, bu iş yetişsin.”

İstanbul dışındaki müşteriye gitmek için saat 4’te kalkıp otobüse bindiğim bile oldu bu süreçte. Oturduğum yerde daha otobüs seferleri başlamadığı için kilometrelerce yol yürüyüp başka bir bölgenin otobüs durağından binmek zorunda kaldım otobüse. Ofisten akşam 10’da çıktığım oldu. Üstelik kimse beni zorla ofiste tutmuyordu; ben “eve geçersem çalışmam” diye düşünerek ofiste kalmayı tercih ettim. Fazla mesaiye ek bir ücret ödeniyor mu peki? Hâşâ, ne münasebet?! Bütün bu çilelere rağmen neden bu kadar seviyorum ve ciddiye alıyorum peki işimi? Çünkü gördük yani, Üşü’den yürüyemedik. 🙄 Baksana kimse gel sana kitap basalım, yeni neslin Pucca’sı sen ol falan demedi. Ağzına sıçtıklarım, götünüze sokun yayınevlerinizi. Bu yazıyı bir yayınevi sahibi okuyorsa onun ben beynine veriyim. Şaka bir yana, ileride büyük olmak için başlarda bence bu tarz çilelerin çekilmesi gerekiyor. Şöyle düşünüyorum: Ben bir kursa gidiyorum, iş öğreniyorum ve üstüne bana para veriyorlar. Eğer iş hayatında başarılı olmuş insanların yaşam öykülerini okuyarak kendimi yetiştirmeseydim bugün belki yoğun iş tempoma bakıp mırın kırın ediyor olabilirdim; ama şu an asıl konsantrasyonum işimde bir marka olmak. Bundan 10 sene sonra çok iyi bir evde oturup aklının alamayacağı güzellikte kadınlarla yatıyor olmak için, yurt dışı gezileri ve yat turları yapmak için, zengin ve güçlü insanlarla oturup kalkmak için başlarda bu sıkıntılara göğüs germek zorundayım diye düşünüyorum. O evet bebeğim, benim hayallerim de bunlar işte. Dünya barışı, Jamaika’da ot içmek falan değil yani. I don’t care. Bana sadece bol bol lüks ve şatafat getir. Çalkala ama karıştırma lütfen. Teşekkürler. 😎

Tabii bu süreçte enteresan ve kafa karıştırıcı bazı olaylar yaşamadım da değil. Geçenlerde eski bir arkadaşım aradı mesela. Bir süredir görüşmüyorduk kendisiyle, bazı çocukça olaylar yaşanmıştı aramızda çünkü; ama eskiden gerçekten çok sıkı fıkıydık bununla. Sabahlara kadar internetten poker oynayıp kahkahalarla eğlenmekten tutun da, gecenin bir yarısı arabayla yol kenarındaki travestilere yaklaşıp “Vaay, Ahmet abi naber yaa?” demek gibi gerizekalılıklara kadar bir sürü aptalca ve komik hareketin içinde yer aldığım yakın bir arkadaştı kendisi. Son bıraktığımda büyük bir internet firmasında çalışıyordu. İletişimimizin kesildiği dönemde yaptıklarını telefonda kısaca anlattı; o firmadan ayrılmış ve bir iki ortakla birlikte kendi şirketini açmış. Sonra bu ortaklar ayrılmışlar firmadan, şimdi de tek başına savaşıyormuş şirketi ayakta tutmak için. Bazı ilginç fikirlerinin olduğundan ama etrafında çok fazla zeki insan olmadığından, şirkette yaratıcı ve parlak bir zekaya ihtiyaç duyduğundan filan bahsetti. Ben de yalandan, he he diyerek dinledim telefonda bunu. Sonra çıkardı ağzındaki baklayı. Bana ortaklık teklif ediyordu. İlk selamı “Seni rüyamda gördüm, nasılsın iyisin?” gibi devasa bir kolpayla vermişti ama asıl sebebin ne olduğunu o zaman görmüş olduk. Herif, şaka maka, şirketin büyük bir bölüm hissesini bana önerdi ve ayda kazanabileceğim paralardan bahsetti. Üstelik bu hisseleri alırken tek kuruş da para ödemem gerekmiyordu. Havadan 50 bin liralık bir hissenin sahibi olmuş olacaktım yani. Tek yapmam gereken fikir üretmek, şirkette işlere başka bir açıdan bakılabilmesini sağlamaktı. O kadar sıkılmış ki memur zihniyetinde işe gelip giden, vizyonu olmayan adamlardan. Ben elbette kendi işimden çok memnundum ama takdir edersiniz ki para çok ilginç bir motivasyon aracı. Kafamın ufak bir köşesine bir soru işareti olarak yerleşti bu teklif. Arkadaşıma düşüneceğimi söyledim ve telefonu kapattım.

Tabii bu süreçte görüşmeye devam ettik. Beni arabasıyla aldı, gezdirdi filan. Şirketten kazandıklarıyla Mini Cooper almış kendine. “Bana ortak olursan sene sonunda aynısından sana da alırız” falan demeye başladı. Beni tavlamayı nasıl da biliyor kerata, değil mi? 🙂 Yine de neticede reddettim bu güzel teklifi. Neden reddettim peki? Çünkü orası batarsa ben 26-27 yaşında kariyerime en baştan başlamak istemezdim. Başlayacak gücü de bulamazdım açıkçası kendimde. Onun yerine 26-27 yaşına geldiğimde gerekirse bu arkadaşımı ya da herhangi başka birilerini yanıma alıp kendi şirketimi açabilirdim mesela. Ama bu işlere başlamanın zamanı şimdi değildi. Şimdi öğrenme zamanı. Kolumda bileziğim olmalı diye düşündüm önce yani. Mini Cooper’a sonra da bineriz, acelesi yok. Tabii arada bir arayıp “Sefil işin nasıl gidiyor?” gibisinden taş atmaya devam ediyor bizimki bana. 🙂 Ben de ona, “İflas bayrağını çektin değil mi? İtiraf et, battın” diyerek cevap veriyorum. Böyle şakalaşarak devam ediyoruz muhabbete. Ama şöyle de bir olay var ki, şu gün kendimi ikiye bölüp de bir parçamı şimdiki şirkette çalışan olarak bırakıp, diğer Fatih’i bu arkadaşın şirketine ortak olarak göndermeyi çok isterdim. Bu olay niye yok ya?! Schrödinger, ne iş? Hugh Everett, ne ayaksın? Hazır elim değmişken bir Fatih’i de yazar yapmak için tam konsantre çalışmaya ve kitap yazmaya uğurlasam ya? Allah belanızı versin, üçünü de istiyorum ben!

“Kapalı pide çok keyifliydi, değil mi?”

Sonuçta önümüzdeki birkaç yıl bu işte çalışıyor olacak gibi görünüyorum. Evet, “yapıyor olacağım” kalıbını çok güzel öğrendim. “Bu hafta durum raporunu size gönderiyor olacağız.” Starbucks’tan yeşil çayımı ya da kahvemi alıyorum sabahları, elimde çantamla işime gidiyorum. Ben lanet bir plaza pisliğiyim artık. Metroya biniyorum, iniyorum. Bol bol “merge edelim” ya da “toplantı set edelim” diyorum; “müşteri satisfy oldu mu?”, “hızlıca review edebilir miyiz?”, “herhangi bir action alabildik mi?” diye sorular soruyorum. Tam olarak uyum sağladım yani olaya. Yıllardır içinde olmam gereken doğa ortamına sonunda dahil olabilmiş olmanın coşkusu içindeyim. Öğrencilikten bıkmış olan genç arkadaşlara da tavsiyem dişlerini biraz daha sıkmaları. Ay başı geldiğinde kartınızı ATM’ye takıp oradaki meblağı gördüğünüzde dönem notunu 4.00 getirmekten daha keyifli bir anı yaşıyorsunuz, inanın bana. İsterse o meblağ gerçekten ufak bir meblağ olsun. Bir şeyi hak ederek kazanmak, hayatta bir işe yaradığını hissetmek, kendini profesyonel hayatta bir oyuncu olarak görmek harika duygular. Ben öğrencilikten bütün ortaokul, lise ve üniversite boyunca nefret etmiş bir insan evladı olarak ilk defa nefes alıyor gibi hissediyorum kendimi. Neden hissetmeyeyim ki? Örneğin şehir dışına gidiyoruz ve gittiğimiz şirket bütün masraflarımızı karşılayıp bizi o şehrin en büyük otellerinden birine yerleştiriyor. Odaya gelen şaraplar, yemekler; dışarıda içmelerimiz ve bütün her şey müşteri tarafından karşılıyor. Bokunu çıkarıyorum tabii. Nerde beleş, oraya yerleş felsefesini çok iyi özümsemiş bir insan olarak oda servisini saat başı çalıştırıyorum, yiyorum, içiyorum. Laundry’sinden mini barına, jakuzisinden kahvaltısına oteli sıkıp suyunu çıkarıyorum adeta. “Eee, bu muhteşemlikler sen yükseldikçe katlanarak büyüyecek o zaman Üşü?” E öyle tabii, ne sandın. Premium kredi kartları, en iyi restoranlarda yemekler, pahalı yurt dışı turları, havalimanında lounge’ta takılmalar, şunlar bunlar… Abicim, sen bırak bu komünist takımının eşitlik triplerini ya. Sen bana gel. Gücün karanlık tarafına gel.

İş hayatına dair tespitlerim de var tabii. Bir kere iyi bir profesyonel olmak istiyorsan EN İYİ YEMEK NEREDE YENİR BİLECEKSİN. Arkadaş, bu kadarını tahmin edemezdim ben. Öğle yemeğine bir oturuyoruz, “Çağlayan’da şurası var abi, adamlar Karadenizli, böyle böyle bir olay olmuş, neden restoran açmıyoruz demişler tamam mı? Ama abi, salaş malaş ama bir görmen lazım. Bir muhlama yapıyorlar, off” diye bir başlıyorlar muhabbete; Etiler’deki kuzu çevirmesi harika olan yerden tut, Nişantaşı’nda bilmem kimin de ortağı olduğu ve Mancini’nin de sık sık uğradığı muhteşem İtalyan restoranına kadar değinmedik yer kalmıyor. Adamlar ayaklı Foursquare olmuş. Mekanlar.net’i hatim etmişler, Time Out İstanbul’u yemiş bitirmişler. İşin ilginç tarafı İstanbul’la da yetinmiyorlar; önce bir Karadeniz turu yapılıyor, sonra doğuya doğru inilip Adana üstünden Ankara’ya çıkılıyor, bir Ege turunun ardından Yunanistan’a atlanarak Avrupa’dan devam ediliyor sohbete. Yemek, yemek, yemek, yemek… Heriflerin sosyalleşme anlayışı yemek yemek ve yemek konuşmak olmuş. “Ahmet bey, zafiyet testi yaptırmak istiyoruz şirketimize”, “Olur, yarın öğle yemeğinde detayları konuşuyor olalım isterseniz?” şeklinde giden bir öğle yemeği manyaklığı bu. Uyum sağla ya da öl. İlk çatalı en aç olanınız atsın. 

Çok keyifli bir iş yemeğiydi.

“Tatlı çok başarılıydı.”

Daha önce kızlardan, futboldan ya da başka geyik konulardan konuştuğum arkadaşlarımla şimdi tek konuştuğum şeyin iş olduğunu fark ettim geçenlerde. “Tanıdığınız büyük firma sahibi var mı, teklif verelim?” diye sormadığım akraba ve arkadaş kalmamıştır herhalde. Kimse teklif verip iş alabilirsek bana prim vermeyecek ama bir an önce müşteri kazandırmak istiyorum şirketime. Böyle de hayvani bir vahşi kapitalist yaratığa dönüştüm. Ağzımdan çıkan neredeyse her söz iş dünyasıyla alakalı olmaya başladı. Arkadaşlarımın büyük çoğunluğu öğrenci; çok sıkılarak beni dinliyorlar, fark ediyorum ama yapacak bir şey yok. Bitirsinler okullarını bir an önce işte. Gaza gelsinler, motive olsunlar. Siz de olun.

“O benim peer’ım değil!”

Günahıyla, sevabıyla böyle bir şey işte iş hayatı. Yeri geliyor, 14 gün boyunca nefes almadan çalışıyorsun; yeri geliyor Ankara’da bir barda düşürdüğün kızla oteline gidip eğleniyorsun. Hayatın içindesin, o çok önemli. Evinde takılsan, sana her ay düzenli bir kira geliri falan gelse -evet, rahat yaşarsın ama- bu duyguyu yaşayamazsın. Müşteriye laf anlatmaya çalışmak, şirket içindeki stresle boğuşmak, planlanan takvime uyabilmek için yırtınmak… Bütün bunlar hep hayat mücadelesinin içinde yer aldığını hissetmenin verdiği zevkli durumlar bence. Ne kadar stresli olsa da öyle. Hep derler ya “öğrenciliğinizin kıymetini bilin” diye. O ÇOK BÜYÜK BİR YALAN. Bu lafı diyene ciddi küfürler savurun, onu aşağılayın ve insan içine çıkamaz hale getirin. Çok ciddiyim. Bir nesli böyle kandırıyorlar yahu. Ulan öğrencilikte ne var? Finallere çalışmak için sabahlara kadar bardak bardak Nescafe içmeler, parasızlıktan BİM malı gofretle öğün geçirmeler, bok bok hocaların egolarıyla uğraşmalar… Öğrenciliğin nesi iyi abi? “Olsun, istediğin saatte okula gidiyorsun” Nah gidiyorsun. Sanat tarihi okuyorsan doğru tabii, git mühendislik oku bakayım derse girmeden ne yapabiliyorsun. Yine tıpış tıpış gidip notunu tutuyorsun orada da. Üstüne, paran yok, abartı bir sosyal hayatın yok, bir bok yok yani. Dizi izleyip takılmaca. İddaa oynayıp Playstation atarak eriyip giden boktan yıllar. Geçiniz. Sikmişim öğrenciliği. Dark Side diyorum gençler, gelin. Kurabiye yapıyor olacağız.

Bu aralar modum bu.

– O kadar strong bir presence var ki Mike… + Abi?!

FYI.

Bu yazıda bahsettiğim şeylerle ilgili söyleyecek bir şeyleriniz varsa,

  • Ask.fm’den anonim olarak gelip soru sorabilir,
  • Aşağıdaki yorum bölümünden düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir,
  • Yukarıdaki iletişim bölümünden bana ulaşabilir,
  • “Bi kere insanlar eşittir we seni kınıorm .s” diye tepki verebilir,
  • Ask.fm sayfama gelip, “Karl Marx belanı versin!!!” diye yazarak cevap vermemi bekleyebilirsiniz. (Gelme garantili.)
BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: