Anasayfa / Üşenen Adam'a Dair / Gece Yarısından Önce…

Gece Yarısından Önce…

Ben özünde tek eşli olan bir adamım aslında. “Hadi be Üşü, saçmalıyorsun!” diyenleri duyar gibiyim. Hayır, çok ciddiyim! Bazı zamanlar tek istediğim şey, arkama yaslanarak -olmayan- sevgilime sarılmak ve onunla en sevdiğimiz diziyi izlemek oluyor. Sohbet etmek, gülüşmek ve sonra 463493. sevişmemiz için onu yatak odamıza götürmek. Çocukça bir laf ettiğimde bana “şapşal” demesini ve gülmesini izlemek. Gülerken gözlerinin içinin gülmesini görmek hatta. Ya da bir sabah güneşin ilk ışıklarının perdenin aralığından süzülüp yüzüne vuruşunu seyretmek. “Heey! Uykucu Üşenen! Kahvaltı hazır!” diye kapıdan bana seslenmesine uyanmak bir hafta sonu. Belki de daha “etkileyici” yöntemlerle uyandırılmak… Evet, bazen içimden geçen tek şey bunlar oluyor.

Before-Sunrise

Tam olarak bundan bahsediyorum…

Peki sonra? Sonra bu tablonun birkaç hafta sonrasını düşünmeden kendimi alamıyorum. Birkaç hafta çok mu az? Tamam, birkaç ay diyelim. İlişkideki heyecanın sönmeye yüz tuttuğu, önceden önemsiz gelen bazı ufak detayların göze çarpmaya ve rahatsız edici hale gelmeye başladığı o evreden bahsediyorum. Çok korkuyorum o evrede acı çekmekten. Önce az konuşma ve çok seks, sonra tamamen sessizlik; her şey yavaşça eriyip yok olana kadar… Onun bilgisayarında yakaladığın başkasıyla yapılmış konuşmalar. Tıpkı daha önce seninle yapılanlar gibi. Ya da onun cep telefonundan tesadüfen okuduğun mesajlar. Tıpkı daha önce sana atılanlar gibi. Gecenin üçünde, dördünde, beşinde… Sesini bile çıkarmazsın bu duruma bazen; çünkü zaten onu artık sevmediğini fark etmişsindir. Bazen de uzun tartışmalardan sonra “Yaz bitene kadar takılalım bari” moduna girer ilişki. O da farkındadır bunun, sen de. Eninde sonunda o kapıdan son kez çıkar, o merdivenleri son kez iner, o sokaktan evine doğru son kez yürürsün.

Ben ilk sevgilimden beri hiçbir ilişkimde büyük fedakarlıklar yapmadım. “Yapamadım” demek daha doğru olur belki. Hep “Nasıl olsa bir gün bitecek” diye düşünüp, o gün pişman olmamak için temkinli davranmayı seçtim. Seven olursa, ilgi gösteren olursa, ona elimden geldiği kadar ilgi göstermeye uğraştım en fazla. Yıllar önce çocukça davrandığım ilişkilerim olmuştur belki; ama uzun zamandır, nasıl biri olduğumu, hangi travmaları taşıdığımı, bir ilişkiden ne beklediğimi ve ona ne kadar sevgi verebileceğimi en başında söylüyorum kalp kırmamak için. Benim aşk hayatım da işte bundan ibaret. Gerisi anlık heyecanlar, kısa süreli mutluluklar, çok fazla kadın ve birbirine girmiş hatıralardan ibaret. Mutlu muyum peki? Çok mutluyum hem de. Çünkü kendimi kandırmadığımın farkındayım. Kız yurdundaki ranzasında pijamalarıyla uzanıp “endı riizın iiiiz yuuu” diye mırıldanarak müzik dinleyip “The One”ını bekleyen kızın salaklığı yok bende. Üzgünüm ama o kadar enayi değilim. Oksitosin nedir biliyorum. Aşk nedir, insan doğası nedir biliyorum. O “The One”, o özel kişi hiçbir zaman senin hayatına girmeyecek güzelim ve sen bir gün işleri devralma hayaliyle babasının nalbur dükkanında yapı malzemesi satan Ahmet’le evleneceksin. Akşam yemeğinden sonra evinizde Karadeniz TV izlenip çay içilecek. Cuma akşamları kayınvalidenler size gelecek ve sen onlara Türk kahvesi pişirip meyve tabağı getireceksin. Sehpa falan çıkaracaksın kuru yemiş yesinler diye. Midem kalktı. Taziye evi gibi ev. Bok gibi. 

Ben ayağı yere basan bir insanım. Bencil biri olduğumun farkındayım bir defa. Buna rağmen kadınlar beni ehlileştirip, evcilleştirip eve kapatmak için ellerinden geleni yapıyorlar. “Ohoo… Adam okumuş, üstelik kültürlü. Birazcık yaramaz ama dur bakalım, ben onu adam etmesini bilirim. Sen dur bakalım Üşü efendi! Heheey! Biz kimleri kimleri süründürmüşüz, hangi adamları madam yapmışız be!! Sen dur bakalım!” diye düşünüp benden bir aşk adamı yaratmaya çalışıyorlar resmen. Olmaz tatlım, yürümez bu. Biliyorum, nerede nasıl tepki vereceği aşağı yukarı belli olan, cansız, monoton bir adamın cıvık aşkındansa benim gibi bir adamın canını yakması daha çok hoşuna gidiyor. Egon zedelendikçe daha çok hırs yaparak bağlanıyorsun bana; ama sen de ne istediğini hiç bilmiyorsun ki.

İddialı konuşacağım şimdi: Bana ne istediğini bilen bir kadın gösterin, dünyayı yerinden oynatayım! Bu kadınların neredeyse hepsinin unutamadığı en az bir aşkları var. Hepsinin. O adamı unutmak için başkasıyla sevgili oluyorlar önce, sonra bu yeni kişiyi unutmak için de başka biriyle… Biten her ilişkinin ardından o unutamadıkları aşk daha da bir kusursuzlaşıyor gözlerinde. Birkaç erkek sonra da manyağa bağlıyorlar. Toplumun “evleneceksin” dayatmaları, çevresindeki çiftlerin çokluğu, Facebook’ta gözlerine çarpan “Biz Erdişimle çok mutluyuuuuzz kiiiiii <3” diye bağıran sahte gülümsemelerle dolu fotoğraf albümleri; bunun yanında her ilişkide yaşadıkları hayal kırıklıkları, aldatmalar, erkeklerin sevgiyi hak etmediğini düşünmeleri… Bunların bir kısmı bir taraftan yer onların zihnini, bir kısmı da diğer taraftan. Sonra senin karşına çıkar bu kadınlardan biri. Der ki: “Amaan! Sevgililik bana göre değilmiş… Eğlencemize bakalım biz!” Sen de oyunu buna göre kurarsın: Sorumluluk yok, bağlılık yok, başka kadınlardan ve erkeklerden bahsetmek yok; bol bol sevgi var, seks var ve eğlence var. Olur mu? Olur. Bir hafta sonra hayatında başka biri olup olmadığını sorarken bulursun bu kızı. Kavga çıkarır, “Başkaları var di mi?!! O zaman git onlarla seviş!” der. E o zaman sen de bir zahmet otur da bir ilişkiden ne istediğine karar ver be güzelim. Sevgili mi olmak istiyorsun? Bil ki ben ilişkinin heyecanı kaçınca gidip başkalarıyla konuşacak biri için fedakarlık yapmam. Farz-ı misal, hapse girdim. Bekleyecek misin beni? Bok beklersin. Bana bakma, ben de beklemem. İşin garibi, bunları yapacak biri de belki gurursuz diye saygımı kaybedecek. Kesin kaybeder demiyorum ama yine de beni korkutan bir şey bu. Düşünsene, üç yıl sonra çıkmışsın hapisten. Kavuşma anı, bilmem ne. Sarılmalar, öpmeler. Üç hafta sonra bakıyorsun ki kıza karşı hiçbir şey hissetmiyorsun. İşte buna ikilem diyoruz. Ben de bunlarla uğraşmak istemiyorum.

Önümde iki seçenek olduğunu fark ettim gözüm açıldığında: Ya düzenli bir ilişkinin sakinliği ve huzuru ile idare edecektim, ya da sürekli yeni bedenlerle egomu tatmin edecektim. İlkini çok denedim, olmadı. Bazen benim yüzümden olmadı, bazen de aldatıldığım için olmadı. Anladım ki ben aile kuracak bir adam değilim. Ben de yeni ilişkilerin heyecanıyla beslenmeyi seçtim. Uzun zamandır hayatımda olan birine karşı da ilgi gördüğüm sürece ilgi göstermekten çekinmiyorum gerçi. Şimdi bana cevap ver. Sinemaya mı gitmek istiyorsun? Gel gidelim. Yemeğe mi çıkmak istiyorsun? Olur, bu Cumartesi uygun mu sana da? Alışveriş mi? Benim de ayakkabı almam lazımdı, iyi olur. Sevişmek mi istiyorsun? Nerede, saat kaçta, kaç kere? Kremayı sen mi getiriyorsun, gelirken ben mi alayım? Tüm bunlar kabulüm bak. Ama benden sadece sana bağlı olmamı bekleme. Gerçekten yapamıyorum, elimde değil. Eninde sonunda gidecek olmandan nefret ediyorum çünkü. Kafamdaki kadın olmamandan nefret ediyorum. Kafamda bir kadın imajı olmasından da nefret ediyorum. Senin bakışların güzel, onun kaşları. Bu Before Sunrise seviyor, öteki Charles Bukowski. Sen çok eğlencelisin, onun da sakinliği çekici geliyor. Hiçbir zaman bunların hepsini aynı anda aynı kişide bulamayacağım. Buldum diyelim, o bana bakmayacak. Gülme, senin için de aynısı geçerli. Senin de önünde iki seçenek var aslında: Ya karşına çıkan bir kişiyle yetinmeyi deneyeceksin, yüzük müzük takacaksın, annesinin elini öpeceksin, “Maşallah, pek bir hanım hanımcıkmış kızımız” olacaksın, ya da benim gibi yaramaz bir adam bulup asansörde, bar tuvaletinde hayvan gibi sevişeceksin, gençliğinin tadını çıkaracaksın. Hiçbir boku da düşünmeyeceksin. Maalesef üçüncü bir seçeneğin yok.

Before Sunrise filmini ne kadar sevdiğimi bilen bilir. Hatta Interrail yapmayı bu kadar sevmemin altında yatan sebep de belki bu filmdir. Çocukluktan beri belki 100 kere izlediğim, devam filmlerini de sabırsızlıkla beklediğim bir yapımdır bu. Before Sunrise’ın geçtiği Viyana’ya da, Before Sunset’in geçtiği Paris’e de gittim; filmin çekildiği sokakları bulmak için, o sokaklarda yürümek için özel gayret sarf ettim hatta. Benim için anlamı büyük olan bir film işte… Geçtiğimiz günlerde Before Midnight isimli bir devam filmi çıktı bu serinin. Ve dokuz sene boyunca deli gibi beklediğim bu devam filmini ben hâlâ izlemedim. Yalnız başıma izlemek istemiyorum çünkü. Sıradan biriyle de izlemek istemiyorum. Hayatımdaki tek anlam yüklediğim şey de bu belki de. Aptalca, romantik, cıvık bir istek. O kadar istediğim halde şu filmi izleyemedim hâlâ. Kız yurdundaki pijamalı kız gibi “The One” bekliyorum şu filmi izlemek için, şaka gibi.

Belki ne istediğimi biliyorum; ama yine de çelişkilerle doluyum, değil mi? Peki hangimiz değiliz ki?

Spoiler vermeyin, sıçarım ağzınıza. :(

Hamile galiba… Sakın spoiler vermeyin, sıçarım ağzınıza. 🙁

Bu yazıda bahsettiğim şeylerle ilgili söyleyecek bir şeyleriniz varsa;

  • Ask.fm’den anonim olarak gelip soru sorabilir,
  • Aşağıdaki yorum bölümünden düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir,
  • Yukarıdaki iletişim bölümünden bana ulaşabilir,
  • “Iyy tuvalette seksmi ? iğrenççç!” diye tepki verebilir,
  • Ask.fm sayfama gelip, “Ama Üşü, Teoman bile evlendi?! .s” diye soru sorarak cevap vermemi bekleyebilirsiniz. (Gelme garantili.)
BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

  • asdasda

    güzel yazıların var ama blogunu daha güncel tutmalısın üşenen adam.öyle ayda yılda bir yazıyla olmaz bu iş 🙂

    • Çok haklısın. Biliyorum, ben de yazmak istiyorum ama işlerimin yoğunluğundan dolayı aksatıyorum biraz bu aralar. 🙂 Daha sık yazmaya çalışacağım bu ay.

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: