Anasayfa / Üşenen Adam'a Dair / Üşenen Adam Olma Rehberi

Üşenen Adam Olma Rehberi

21 yaşıma kadar arkadaşlarımın, akrabalarımın yurt dışına gitmelerini uzaktan izledim ben. Belki de tek hayalim dünyayı gezmek olduğu halde, ailemin durumu da buna el verdiği halde gidemedim hiçbir yere; yıllarca öyle mahzun mahzun havaalanlarında milleti uğurladık, gelenleri karşıladık. Almanya’da yaşayan iki kuzenim de evlendi, davetiye gönderelim de düğünümüze gelin dediler, biz kalkıp düğünlerine bile gitmedik. Babamın 90’lı yıllarda iş için İtalya’ya gittiğini hatırlıyorum hayal meyal. Galiba bir defa da Almanya’ya gitmiş gençken, orada yaşayan halamları ziyaret etmeye… Sonra? Sonrası yok. Elinde imkan varken yok hem de. Adam makine mühendisi; iyi para da kazanıyor üstelik, ama yaşadığımız hayata bakıyorsun, tam bir işçi hayatı. Adam okumuş mu, okumamış mı belli bile olmuyor; oturma odasının ortasına yer sofrası kurup zeytin peynir yiyerek takılıyoruz. Türkiye’ye, hatta oturduğumuz semtin içine kısılı monoton bir hayat… Bu mudur yani? İnsanlar bu hayatı yaşamak için mi okullara girmek için, mezun olmak için yırtınıyor?

Hani derler ya, “Ulan bizimkiler okumuş olacaktı, önümde rol modelim olacaktı, ben nerelere gelirdim, Koç’u satın alırdım alimallah!” diye… Oğlum bizde hepsinden vardı işte ya. Yemin ediyorum vardı. Eczacısı, doktoru, mühendisi, hukukçusu… Sıra sıra dizerim sana bak, hepsinden var ailede. Ailemin neredeyse hepsi Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden mezun benim. Bir tek annem ev hanımı, onun dışında ailedeki herkes bilmemne teknik, filan üniversite çıkışlı. Üniversitelerin tek başına hiçbir boka yaramadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim sana. Bunun en yakın şahidiyim ben çünkü, sayfa sayfa anlatayım sana yani. Hani büyütüyorsun ya oralara girmeyi, hani beyninin devrelerini yakana kadar deneme çözüyorsun ya… İşte bizim evde onun en kralından çözmüşünden var. Neye yarar ki? Vizyonun olmadıktan sonra neye yarar? Üniversite dediğin şey bir altın semer yahu. Sen onun imkanlarını dibine kadar sömürmediğin sürece, sonunda çerçeveletip duvara çakacağın bir kağıt parçası veriyor okul sana ancak. Artık o kağıdı rulo yapıp… tüftüf oynarsın, başka ne yapacaksın ki? “Aman iyi bir üniversiteye gireyim…” E, gir, gir de, sen girdiğin gibi çıkacaksan o binadan ne anlamı var ki oraya girmenin?

Ya üniversiteyi geç, yetiştiremeyeceksen, emek harcamayacaksan çocuk yapmanın ne anlamı var? Ben boşuna çocuk doğurmak ehliyete tabi olsun, öyle her önüne gelen çocuk yapamasın diye bas bas bağırmıyorum. Bir Kızım Olsa Onu Nasıl Yetiştirirdim diye yazı yazıp paragraf paragraf hayali boşuna döşenmiyorum heralde. Bir Kızım Olsa Onu Nasıl Yetiştirmezdim’i gördüm çünkü. “Oğlum” versiyonunu da gördüm doğal olarak. Bildiğin yaşadım yani bunu. Bugün bütün okumalarımın, kendime yaptığım yatırımların altında yatan sebep bu belki de. Hayatın bana koklatıp da vermediğini yakalamaya çalışıyorum. Yozgat’ın sikimdirik bi köyünde doğmuş olsam gam yemem. Hani ailemin yapabileceği buydu derim, öperim ellerini, garip anam der, geçerim. Ama böylesi çok koyuyor adama ya. Ben ilkokulda dört sene koleje gittim, adam dört sene boyunca cebime doğru düzgün harçlık koymadı. 250.000 lira veriyordu cebime, tost alsan içecek alamıyordun. Zaten verdiği o üç kuruşluk harçlığı da sürekli bir bahane bulup vermeyi kesiyordu. Sınavda ilk beşe girememişsin, harçlık cezası. Ödevini yapmamışsın, harçlık cezası. Derste uyuyormuşsun, harçlık cezası… Kantine çıkamadan kolej okudum ya… Sikerim öyle kolej çocukluğunu. Okulu bırak, bir tane müzik kaseti alacak param olmadı ta ortaokula kadar. O nasıl kolej okumak abi? Şimdi belki diyorsun ki “Ulan bunları dert diye anlatıyorsun, millet karda 68 kilometre yol yürüyor okula gitmek için.” Oğlum o yürüyor da, onun arkadaşları da framboğazlı pasta yemiyor heralde… Onlar da çamura bata çıka yürüyor onunla beraber. O çocuğun en kral arkadaşı okuldan çıkıp süt sağıyor amk. Benimkiler öyle mi? Bizim okul üç kuruş paraya Londra’ya gönderiyor yazın, “Ne gerek var?” deyip göndermiyor baban seni; bütün arkadaşların İngiltere’ye gidiyor, sen onun yerine bilgisayarcıda ekran kartı değiştiren Selim abi’ye tornavida uzatıyorsun.

*

Ask.fm’de insanların bana sürekli sordukları bir soru var, “Nasıl bu kadar kendine güvenebiliyorsun, bu özgüveni neye borçlusun?” diye. Genellikle lise çağlarındaki arkadaşlar soruyor bu soruyu. Merak ediyorlar, karşı cinse benim kadar rahat yaklaşabilmek istiyorlar. Beni de hayatı boyunca ilgi odağı ve neşe yumağı olmuş ultra mega süper bir adam sanıyorlar. Onların yaşındayken yorganın altından çıkmayan, sürekli ağlayan sivilceli bir çocuk olduğumu bilmiyorlar tabii. Bir zamanlar konuşurken insanların yüzüne bile bakamayan biri olduğumu bilmiyorlar. Kendimi size nasıl anlatabilirim ki? Sınıfta taşı gediğine oturtacak bir espri aklıma gelirdi de çıkıp yüksek sesle söyleyemezdim. Kısık sesle etrafımdaki arkadaşları güldürürdüm, sonra içlerinden biri de alıp o espriyi kullanır, puanı toplardı. 14 yaşımdayım, aynı zamanda çocukluk arkadaşım olan sevgilimin bizimkiyle birlikte başka bir ilişkiyi daha haftalar boyunca yürüttüğünü yeni öğrenmişim. İnsanlara güvenim sıfır, kendime güvenim sıfır, gözlerimin altı ağlamaktan mosmor olmuş, yaşıtlarımdan seneler önce sigaraya başlamışım… Sivilcelerden ABD haritasına dönmüş bir suratla dolanıyorum etrafta.

Üniversite benim için bu anlamda şunun için bir şans oldu: Madem dibe ben vurdum, madem her şey kötü gidiyor, bunları düzeltecek olan da benim dedim. Madem ailemden bir şey alamıyorum, o zaman inat edip onu hayattan kendim almalıyım dedim orada ben. Önce bütün bu geçmişimle barıştım, babamla barıştım, ailemle barıştım, kendimle barıştım. Her şeyden şikayet etmeyi kestim, “Ben şimdi ne yapabilirim?” diye sordum kendime. Zaten kendimi bildim bileli kitap okumayı çok severdim; ama özellikle üniversitedeyken bildiğin robota bağladım. Felsefesinden edebiyatına, sosyolojisinden tarih kitaplarına kadar okumadık şey bırakmadım. Elime ne geçerse okudum. Okulun kütüphanesinde okunmadık kitap kalmadı. Kendi kendime Osmanlıca öğrendim, bildiğin çeşmelerin üstündeki kargacık burgacık yazıları okumaya falan kasıyordum bir dönem. Karşı cinsi tanımaya uğraştım, hayatımı kadınları anlamaya adadım. Kendine güvenmek için, mutlu olmak için iyi giyinmeye, cebinde paranın olmasına ya da yanında güzel bir kız arkadaşının olmasına gerek olmadığını fark ettim. Onlar senden alındığında sen sen olmuyorsan, onlar varken de sen sen değilsin dedim ve bir sebebe ihtiyaç duymadan mutlu olmayı, kendime güvenmeyi öğrettim kendime. Kendi kendimi toparladım, düştüğüm yerden kendi kendimi ayağa kaldırdım… Dibe vurduğun zaman, gideceğin tek yer yukarısı oluyor galiba. 

Her şey tamamdı artık, yalnızca bir tek şey eksikti: Yurt dışı tecrübesi. Baktım ki bizimkiler beni yurt dışına hâlâ göndermiyor, bunu nasıl onlara yük olmadan yapabileceğimi düşünmeye başladım. Öğrenci değişim programlarını keşfettim sonra. Not ortalamam berbatken gittim Erasmus koordinatörlerinin yanına, “Bu puanla gidemezsin” dediler. “O zaman gelecek dönem ortalamamı 2 yapıp geliyorum yanınıza” dedim. Dediğim gibi de gittim yanlarına. Son kuruşuna kadar aldım hibemi, gittim Madrid’e. Şöyle deriiin bir nefes aldım orada… Etrafımı görebilme, kafamı toparlayabilme, kendimi tanıyabilme şansım oldu.

Boşu boşuna Erasmus da Erasmus diye sayıklamıyoruz burada. Erasmus, her şeyden önce insanın “Hassiktir yaa, ben Türkiye’de nelerle vakit kaybediyormuşum abi?” diye kendi kendine söylendiği bir hayat yolculuğu çünkü aynı zamanda. Oralara gidip Avrupalı gencin ne kadar rahat olduğunu görüyorsun, ondan sonra hayatına çeki düzen vermen gerektiğini fark ediyorsun. Adam dersini çalışıyor, ödevini yapıyor, Cuma günü, Cumartesi günü geldi mi de çıkıp delilercesine eğleniyor. Okul zamanı okul, iş zamanı iş, eğlence zamanı da dibine kadar eğlence. Hiçbir boku da kafalarına takmıyorlar. Dünya yansa umurunda değil adamların. Sen 7:27 otobüsünü kaçırırsam hayatım kayar diye kan ter içinde otobüs kovalarken adam orada dalgasına bakıyor, eğlencesine bakıyor. Sülalesi rahat. Kaçsın amına koyayım diyorsun sonra, 7:27’si de kaçsın, 7:47’si de kaçsın, metrobüsü de batsın, İETT’si de batsın. Neleri kafama takıyorum abi diyorsun kendine.

Gittim o gün, tek kuruş ödemeden pasaportumu aldım. (Erasmus böyle bir hak tanıyor.) Hayatımda ilk defa uğurlayan değil, uğurlanan oldum o gün Atatürk Havalimanı’nda. 4 Ağustos 2011 Pazar günü pasaport kontrolü sırasından geçip de arka tarafa geçtiğimde yaşadığım mutluluğu anlatamam size. Her tarafta Louis Vuitton, Burberry mağazaları… İçerisi ışıl ışıl. Yanımdan Araplar, Çinliler geçiyor. Bildiğin kafasında poşuyla “Eynel mesciyyydd?” diye geçiyor adam yanımdan. Bir yandan valizlerimi çekerken bir yandan mutluluktan uçuyorum sanki! Uçağa bindim, kulaklığımı taktım, THY’nin çaldığı şarkıları dinleye dinleye uçtum Madrid’e, Ruhi Su’nun sesinden “Drama Köprüsü Hasan dardır geçilmez” diye türkü dinleye dinleye uçtum.

sdfsd

Madrid metrosu.

Erasmus’a giderken İngilizcem zaten iyiydi ama neredeyse hiç pratiğim yoktu ve açıkçası çekiniyordum giderken. Orada ne yaparım, iletişim kurmakta güçlük çeker miyim diye kafamda hep bir soru işareti vardı. Hani Windows’ta sağ altta klavye dil seçeneği vardır ya, TUR yazar hani. Bazen elin Alt ve Shift tuşlarına çarpar da istemeden İngilizceye geçersin ya… İşte uçak Barajas Havalimanı’na indikten sonra bildiğin dilim o şekilde İngilizce oldu. Ekskuuz mi’ler, aym sori’ler, fenk yuu’lar… Nasıl İngilizce döktürüyorum, görmeniz lazım. Hiç korkulacak bir şey yokmuş yani. Zaten İspanyolların İngilizcesi o kadar berbattı ki ben anlatıyordum, onlar anlamıyorlardı. Gittim, Information Center’dan metro haritası aldım. Anasını satayım, aklımı aldı harita. 250 tane metro hattı var. Köstebek gibi dolaşıyorlar şehrin altında. Sen alışmışsın bizdeki dümdüz çizgilere, iç içe eğri büğrü hatları görünce aklın çıkıyor.

O metroya bin, bu metrodan in derken meydana, Sol’e geldim. Madrid’te merdivenlerde yürüyen merdiven yok. Asansör varmış gerçi ama ben fark etmemişim. Gittim merdivenlerin başına; elimde var iki tane valiz, ikisi de kilo olarak uçaktaki bagaj hakkının tam sınırında. 3.5 kiloluk dizüstü bilgisayar da çantasıyla boynumda asılı, hatta o çantanın da içine bir şeyler doldurmuşum fazladan. Birer birer çıkarıyorum o valizleri basamaklardan… Hava 35 dereceden daha sıcak. Madrid için “Nueve meses de invierno y tres de infierno” derler, yani “9 ay kış, 3 ay cehennem.” O sıcağın ortasında, kan ter içinde iki valizi de yukarıya çıkardım. Derin bir oh çekip etrafıma şöyle bir baktım sonra… İşte o an farkına vardım her şeyin. Artık Madrid’teydim. “Es una bilmemne” diye yanımdan İspanyollar geçiyordu. Beyaz taksiler, kahküllü kahküllü İspanyol kızları, bilmediğim bir dil, tamamen yabancısı olduğum bir şehir; karşımda KFC, McDonalds, heykeller… Üstüme baktım, terden sırılsıklam olmuştum. Valizimi aldım, tıkırı tıkırı tıkırı tıkırı diye o taş yollarda sürükleyerek önceden rezervasyon yaptırdığım hostele gittim. 

foto2[1]

Madrid’in 0. kilometresi (merkezi) sayılan Puerto del Sol meydanı.

Böyle başladı işte macera. Sonrası bol bol eğlence, bol bol gözlem, bol bol hayatı sorgulama. Yeni ufuklar kazanma, yüzlerce yeni insanla tanışma… İlk dönem bitip de İstanbul’a geldiğimde kimse ikinci dönem de oraya gideceğimi bilmiyordu. Kendi okulumdan da kesin bir haber gelmemişti gidebileceğime dair; ama ben biletimi gidiş dönüş olarak almıştım bile. Gerekirse İspanya’daki okulun koordinatörünün kapısında yatıp kendime kontenjan açtıracaktım ama ne olursa olsun dönmeyecektim ikinci dönem İstanbul’a. Son birkaç güne kadar bilmiyorlardı evdekiler oraya geri döneceğimi. Bütün her şeyi ayarladım, çıktım karşılarına, dedim ben gidiyorum. Gittim de. Bir de Interrail çaktım sonra havalar güzelleşince… Böyle oldum işte Üşenen Adam. 🙂

Özetle demek istediğim şu: Ne olursa olsun, yalnızca oturup şikayet etmemek lazım. Her şey bok gibi de gidiyor olsa mutlaka bir çıkış vardır. Çıkış yoksa bile takmayacaksın kafana. Bırakacaksın, su yolunu bulacak. Bugüne kadar her şeyi dert ettin de, kafana taktın da ne değişti ki? Boşu boşuna stres yaptığınla kaldın, istediğin şeyi de çoğu zaman elde edemedin. Ettiysen de doymadın onunla, hemen kendine yeni hedefler belirledin ve kafan tekrar allak bullak oldu. Rahat ol. Stres yapmadan yaşa ve elde ettiğin her şey senin kârın olsun. O sıkışmışlığın içinden mutlaka çıkacak bir yol vardır önünde. Sen serinkanlı davranmayınca göremiyorsun o çıkışı sadece. Panik satışı yapan borsa oyuncuları gibi aceleci davranıp donuna kadar kaybediyorsun elindekileri. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki kanda harbi diyorum var.

*

İspanya’ya gittiğimin ikinci dönemi bölüm başkanı yanıma gelip “Bizim okulda kalmak ister misin?” diye sordu bana. Gözlerim ışıldadı, teklifini tereddütsüz kabul ettim. Hemen odasına gittik, bizim bölümün ders programını çıkardık. Aldığımız derslerin İspanya’daki bölümde hangi derslere karşılık gelebileceğini konuştuk. Açtık Excel’i, tek tek uğraştık dersler için. “İstanbul’a git, okulunla anlaş, seneye buraya gel” diyerek İstanbul’a uğurladı beni hocam… Sonrası? O da başka bir yazının konusu olsun.

Anlattığım şeylerle ilgili söyleyecek bir şeyleriniz varsa;

  • Ask.fm’den anonim olarak gelip soru sorabilir,
  • Aşağıdaki yorum bölümünden düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir,
  • Yukarıdaki iletişim bölümünden bana ulaşabilir,
  • “Iyyyyyy! Üşü’nün lisede sivilceleri mi varmııııış?!” diye arkadaşlarınız arasında dedikodu yapabilir,
  • Nefretle dolup, “Sie amk Madrid’de iki seks yaptın diye adam mı oldun?!” diyerek sayfayı kapatabilirsiniz. :p
BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

  • Ahmet

    Devamı nerde bu yazının 🙂

    • Acelesi yok, yazarız. 🙂

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: