Anasayfa / Apolitik Özal Gençliği / Dışa Kapalı Türkiye, Dış Kapının Dış Mandalı Kapıkule

Dışa Kapalı Türkiye, Dış Kapının Dış Mandalı Kapıkule

Mantıklı nedenlerle karşı çıkılsa anlarım; ama Avrupa Birliği’ne körü körüne karşı olan, Batılılara anlamsız bir nefret duyan insanları anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. “Avrupalılar şemsiyeyi pencerelerden sokaklara döktükleri boklar yüzünden icat etmişler!” falan diyerek Batı toplumlarını küçümsemeye çalışan, yıllarca Batı’nın gerisinde kalmanın ezikliğinden bu şekilde kurtulduğunu zanneden ilginç insanlar var bu ülkede. Oysa durup biraz düşünebilseydik, bugün elimizdeki pek çok kazanımı -oturduğumuz apartmanlardaki doğal gaz borularının durup dururken havaya uçmamasını dahi- AB ile yürütülen müzakereler sayesinde sahip olabildiğimiz bir tutam AB standardına borçlu olduğumuzu görebilirdik. Fakat bunu göremeyen insanlar yüzünden 1963 yılından bu yana Avrupa Birliği kapısında keriz gibi bekletiliyoruz.  Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde geldiği son durumdan haberdar mısınız bilmiyorum. İsterseniz ben 2005 yılından bu yana gelinen noktayı size kısaca özetleyeyim: 2013 yılı itibariyle, üyelik müzakerelerinde açılması gereken 33 fasıldan henüz yalnızca 13’ü açılabildi. Bizden iki yıl önce üyelik başvurusu yapan Hırvatistan ise geçtiğimiz aylarda AB’nin 28. üyesi olmayı başardı! Elbette bu başarısızlığın bahanesi de hazır: “Bizi aralarına almıyorlar; çünkü Avrupa Birliği Müslümanlara karşı!” Oysa neresinden bakarsan bak, ortada büyük bir çuvallama söz konusu; fakat bu şikayet toplumda gür bir şekilde seslendirilmeyince bunu söylemenin de pek bir kıymeti harbiyesi kalmıyor tabii ki. Sokaktaki insanlara “AB politikamız berbat, yıllardır AB’ye giremiyoruz… Ne düşünüyorsun?” diye sorulduğunda, “Avrupa’da da gıriz var, orda da iş yokku!” deyip geçiyor adamlar. Sokaktaki insanların pek çoğunun AB’ye katılmanın ülkeye katacaklarından haberi yok. Yalnızca bugünü düşündüğümüz için, kimsenin gözü kendi çıkarından başka hiçbir şeyi görmediği için burada böyle tıkandık kaldık işte.

20091220010439yajbrljjxofjhji

Fasıl mı dedin?! Ahaay canım benim bee! Dert ettiğin şeye bak!

Var olan otoriter devlet anlayışı ve devlet yönetimindeki dikey hiyerarşi modeli bizim devleti yönetenlerin her devirde işine geldi. Açıkçası şimdikiler de bu düzenden pek mutsuz görünmüyorlar. Sonuçta Avrupa Birliği’ne yaklaşmak demek, bu düzenin daha demokratik bir yapıya doğru evrilmesi demek. “Ben yaptım, oldu” zihniyetinden bu noktalara doğru gitmek, “kontrolün” elden çıkması, yönetimin maazallah halkın eline falan geçmesi anlamına gelir ki bunun düşüncesi bile korkunç! Siz bakmayın Avrupa Birliği Bakanlığı diye bir kurumumuzun olduğuna. AB’yi gerçekten önemsiyor olsalardı, Şanghay İşbirliği Örgütü gibi, buyurgan devlet adamlarıyla dolu gayri medenî bir düzenin parçası olmaya çalışırlar mıydı? AB Bakanımız “You can take your cartoon and put it in your appropriate place!” gibi sığ söylemlerin içine girecek bir insan olur muydu? Hükümetler, partiler ve yöneticiler değişiyor; ama kaderimiz hiç değişmiyor. Hal böyle olunca, yıllardır yüzümüzü ne zaman Batı’ya çevirsek, bir süre sonra “Esselamü aleyküm ve rahmetullah!” diye yeniden Doğu’ya dönerken buluyoruz. Yanlış anlamayın, elbette Batı’daki her şey muhteşem demiyorum, ayrıca Batı medeniyetinin kökenlerinde asırlar önce Doğu’dan Batı’ya taşınan kültürel zenginliğin yattığının da farkındayım. Fakat bu toplumların yıllar boyunca geliştirdikleri medeniyeti olduğu gibi reddetmek, o seviyeyi küçümsemek ve Edirne’nin gerisinde gözü açılmamış sığırcık yavrusu gibi takılmak oldukça gülünç geliyor bana… Ülkenin dışa kapalı oluşuyla ilgili şikayetlerimi daha önce yazmıştım. Aynı şeyleri burada tekrar tekrar yazmak istemiyorum; fakat bu konunun altını deşmeden de olacak gibi değil! Bu nedenle, Batı’yla kaynaşma ve dış dünyaya açılma yolunda Türkiye’nin geldiği noktayı çok güzel özetlediğini düşündüğüm bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Yazılarımı düzenli olarak okuyanların hatırlayacağı üzere, 2013 yılının yazında, Sofya’dan başlayan ve 10 ülkeyi kapsayan bir aylık bir Interrail[^1] turu yaptım. Ben yola çıktığım sırada ekonomik krizlerle boğuşan Yunanistan, kriz yüzünden bütün uluslararası tren seferlerini durdurma kararı almıştı; dolayısıyla onlarla aramızdaki tren hattı kapalıydı. O yüzden Avrupa’ya tren yoluyla çıkmanın tek yolu Kapıkule’ydi. Yol arkadaşım ile beraber Sirkeci tren istasyonuna gidip rezervasyonumuzu yaptırdık. Tren yolundaki çalışmalar nedeniyle Sofya treni İstanbul’dan kalkmıyordu. Bizi Sirkeci’den trenin kalkacağı yere kadar otobüsle taşıdılar. “Tren” dediğime de bakmayın; kastettiğim şey bir tane vagon! Hem de en az kırk yıllık bir vagon! Oturarak gitmek diye bir şey yok, yalnızca kuşetler var ve sadece yataklı yolculuk yapabiliyorsunuz; üstelik vagon inanılmaz eski, pis ve bakımsız. “Wi-fi yoktu” falan demiyorum bakın, trenden böyle yüksek beklentilerim yoktu zaten. Ben size odaların ışıkları ve havalandırması çalışmıyor diyorum! Ve düşünün, biz bu trenle ülkeye Avrupa’dan her ay binlerce turist ve gezgin taşıyoruz! Ne? Ülkenin imajı mı dediniz? Öyle bir şey var mıydı ki?! Tabii ki saçmalıklar bununla bitmiyor! Binbir zorlukla Bulgaristan sınırındaki tren istasyonumuz Kapıkule’ye vardığınızda, derme çatma, oldukça eski ve neredeyse atıl durumda olan bir tren istasyonu ile karşılıyor devlet sizi. İstasyonun halini görünce utanıyorsunuz, yan odanızda kalan yabancıların “Gördüğümüz en kötü istasyon bu olabilir mi?” diye birbirleriyle iddialaşmalarını duymazdan gelmeye çalışıyorsunuz. Camdan baktığınızda istasyonun üstündeki “Kapıkule” yazan tabelanın bazı harflerinin ışıklarının bile çalışmadığını fark edip gülümsüyorsunuz. İstasyonun çatısında “Apı ule” gibi bir şey yazıyor. Sonra “Gerçi neden düzeltsinler ki bunu?” diyorsunuz kendinize, “Zaten yabancılar Türkçe mi biliyor? Boşa masraf (!).”

17126522

Karşınızda Devlet Malzeme Ofisi… Pardon! Türkiye’nin Avrupa’ya açılan kapısı!

Bir aylık bir yolculuktan sonra yurda dönüş vakti geldiğinde bizim trenin ne kadar ilkel bir hizmet verdiğinin farkına daha da acı bir şekilde vardık. Avrupa’nın hiçbir yerinde bizi pasaport kontrolü için trenden indirmemişlerdi; yaptığımız her yolculukta polis kaldığımız odanın kapısını açtı, pasaportlarımızı inceleyip vizemizi bastı ve iyi yolculuklar dileyip kapımızı kapattı. Türkiye’de ise toplu halde trenden indiriliyor, sabahın o saatinde sınır polisinin odasının önünde adeta bir emekli maaşı kuyruğuna sokuluyorsunuz. Üstelik iki şehir arasında yalnızca bir sefer olduğu için, o trenle de Kapıkule’ye hep gecenin bağrında vardığınız için (Sofya’ya giderken 03:00’te varıp, yola 04:00’te çıkıyorsunuz; gelişte de 02:00’ye doğru varıp, 03:00’te kalkıyorsunuz. Tabii oraya saatinde varabilirseniz!) buz gibi soğukta, dışarıda, ayakta beklemek zorunda kalıyorsunuz. Avrupa’nın hiçbir yerinde bu kadar ilkel bir uygulama yok. Üstelik ben oradayken yalnızca bir banko açıktı, bir vagon dolusu insana yalnızca bir polis hizmet veriyordu. Dakikalarca o soğukta sıra beklemek zorunda kaldık… Kışın ne yapılıyor, doğrusu hiç bilmiyorum.

IMGP1152_gallery2

Ha gayret amca! Sıra sana geldi, gelecek!

Kapıkule’den çıktıktan sonra da dertler bitmiyor tabii ki! Yolculuk boyunca vagonu bir o trenin arkasına bağlıyorlar, bir bu trenin! Sofya’ya varana kadar trenden trene sürükleniyorsunuz. Bu sırada uyku da haram zaten. Siz tam uykuya dalmışken, trenin altına geçen birilerinin, “DAN DAN DAN DAN DAN!” diye vagonun bağlantı noktasına vurmasıyla uyanıyorsunuz. Bütün bu çileden sonra -yol çalışmaları yüzünden- Stara Zagora (Eski Zağra) denilen şehirde birkaç saat bekletiyorlar sizi. Böyle böyle, 640 kilometrelik Sofya – İstanbul mesafesini 17 saatte alıyorsunuz! Tabii siz böyle katır sırtında yolculuk yapar gibi Avrupa’ya çıkmaya çalışırken, birkaç ülke ötenizdeki Fransa’da trenler saatte 574 km hız yapabiliyor! (Elbette adamlar trenlerini de kendileri üretiyorlar.)

1461502_10152051396624417_1119831382_n

Kapıkule’de hizmette sınır yok!

Fransa’nın, Japonya’nın teknolojide geldiği noktaya bir anda ulaşmamızı beklemiyorum. Beklentilerim oldukça basit şeyler. Mesela, şu kadar yıldır bir tane doğru düzgün vagon alınıp da insanların hizmetine sunulamaz mıydı? Ya da şu Kapıkule tren istasyonunu çağdaş bir şekilde revize edemezler miydi? Sınır kapısındaki pasaport kontrolünü çağdaş ülkelerin yaptığı biçimde yapmayı deneyemezler miydi? Ama bunlar oy getirmiyor ki, neden yapsınlar? Zaten Türk insanının medeni ülkelere gidip de gözünün açılmasını istiyorlar mı ki? Gerçekten isteselerdi şu vize problemini bir şekilde çözemezler miydi? İşte bütün bunları düşününce, neden yıllardır Avrupa Birliği politikamızın topalladığını da anlamak zor olmuyor. “Avrupalılar vize uygulamasını Müslüman ülke olduğumuz için kaldırmıyorlar” mı diyorsun yoksa hâlâ? Peki, aşağıdaki haberi yüksek sesle okuyuver o halde:

AB vizesinde Azerbaycan’ın da gerisine düştük AB, dönem başkanı Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta yapılan “Doğu ortaklığı” toplantısında, Azerbaycan vatandaşlarına vize kolaylığı getirmeyi kabul etti. Azerbaycan Dışişleri Bakanı Elmar Memmedyarov ile AB’nin genişlemeden sorumlu yüksek komiseri Stefan Fülle’nin imza koyduğu anlaşmaya göre Azerbaycan vatandaşları önümüzdeki yılın ilkbahar aylarından itibaren AB ülkeleri için daha kolay vize alacaklar. Bu durumda AB’ye tam üyelik hedefiyle müzakere yürüten Türkiye’nin vatandaşları, vize almada Azerbaycan vatandaşlarının gerisine düşmüş olacak. Daha önce de Ermenistan ve Gürcistan vatandaşlarına vize kolaylığı getiren AB, Moldova ile de vizesiz seyahat müzakerelerine başlandığını duyurmuştu. AB ile Azerbaycan arasındaki anlaşmaya göre Azerbaycan vatandaşlarından AB vizesi için istenen evrak sayısı ciddi şekilde azaltılacak. Vize ücreti 60 Euro’dan 30 Euro’ya inecek. Azerbaycan vatandaşları çok giriş çıkışlı 5 yıl süreli AB vizesi için müracaat edebilecekler. (Kaynak: Hürriyet)

He canım, Avrupa Birliği Müslümanlara karşı, he. Bu konuda sizin de fikirleriniz varsa, sebeplerinizi;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!” diye haykırarak bana ayar vermeye çalışabilir,
  • “Gerçek islâm bu değil!” diye özetleyip, ülkenin muasır medeniyetler seviyesine gelmesini sağlayabilirsiniz. (Gelme garantili.)

[^1]: Interrail, anlaşmalı Avrupa ülkelerindeki trenlerin çoğuna ücretsiz ya da indirimli bir şekilde binebilmenizi sağlayan ortak bir bilet türü. Dolayısıyla böyle bir yolculuğa çıkmaya kalkıştığınızda -uçak ya da otobüs kullanıp kendinize ek bir masraf çıkarmak istemiyorsanız- bütün yolculuklarınızı trenlerle yapıyorsunuz.

BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

  • Güzel kardeşim meseleye çok sığ yaklaşmışsın, öncelikle Ab birleşik Arap emirlikleriyle de vizeleri kaldırdı, fakat azerbaycan, gürcistan, ermenistan’a kolaylıklar getirmesini ben sana kısaca izah edeyim. şimdi türkiye’nin dandik ülkelerle vizeleri kaldırmasının ekonomik ve turistik sebeplerinin dışında örtülü de bir misyonu vardı. bir şekilde avrupa’ya kapağı atmaya çalışan göçmenler ülkemiz üzerinden transit geçerek yunanistan’a gidiyor, yunan ekonomisine dolaylı olarak avrupa’ya büyük mali külfet getiriyordu. peki avrupa türkiye’nin bu şantajına karşı nasıl bir hamle yaptı? azarbaycan, gürcistan hatta ermenistan gibi ülkelerle vize kolaylığı anlaşmaları imzaladı, peru ve kolombiya gibi avrupa ile alakası olmayan latin amerika ülkelerine vizeleri kaldırdı. kısaca avrupa’nın mesajı şuydu; “bak sen aday ülkesin, göçmenleri görmezden gelip bize şantaja devam edersen en boktan ülkelere bile vizeleri kaldırırız ama sen vizesiz avrupa’yı rüyanda görürsün.” durum bu şekilde bir kaçak dövüşle sürüp gidiyordu, taa ki avrupa eurosur projesini başlatana kadar. peki nedir bu eurosur, kısaca özel bir sınır güvenliği sistemi, peki ne işe yarayacak? türkiye’nin bugüne kadar masada elini güçlendiren fonksiyonunu bitirecek bir hamle. işte bizim politik erklerimiz bu resti gördüğü için avrupa ile mutabakata varmak zorunda kaldı ve biz son 2 gündür kamuoyunu meşgul eden bu antlaşmanın imzalanması yönünde karar aldık. zamanlama açısından oldukça mantıklı, fakat benim merak ettiğim kendi sınır güvenliğimiz için avrupa’nın kriterlerine göre mi hareket edeceğiz çünkü avrupa’nın standartları bizim gibi ortadoğu’nun cehennemine açılan bir coğrafya için yetersiz ve fazlasıyla zayıf, eğer biz ab kriiterlerini revize edip kendi standartlarımıza göre sınır güvenliğimizi sağlayacaksak şu durumda geri kabul antlaşmasına imza atmak müthiş yerinde ve akılcı bir politika olur. neticede 60 euroluk vize ücretleri 35 euro’ya düşecek, türkiye zaten her yıl vize ücretlerine 50 milyon euro ödüyordu, otomatikman bu durumdan milyonlarca euro karımız olacak ve bu paralarla sınır güvenliği için yeterli tedbirler alınabilir

    • Üşü

      Ben sana sınır güvenliği diye bir şey mi kaldı diye sorayım mı? Sormayayım bence… Yoksa sorayım mı?

      Yok yok, en iyisi sormamak. 🙂

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: