Anasayfa / Erkek Milletine Notlar / Aşk Üzerine…

Aşk Üzerine…

Birkaç gün önce ask.fm hesabıma dertli bir anonim kız geldi ve havadan sudan birkaç muhabbetten sonra başladı erkeklerden şikayet etmeye! Kız açtı ağzını, yumdu gözünü:

“Bir süre sonra ilgilerini kaybediyorlar; fakat bunu itiraf edecek kadar yürekli olamıyorlar. O gün geldiğinde ‘Sorun ne?’ diye kıvranıp duruyorsun, ‘Beni niye istemiyor acaba?’ diye kendini sorguluyorsun ve üzülüyorsun; oysa gelip bunu mertçe itiraf etse belki de o anda ondan soğuyacaksın, bu konuyu da kafana hiç takmayacaksın. Sıkılıyorlar; ama bir açıklama yapmak istemiyorlar!”

Böyle bir şikayeti olan bir kadına bir erkek nasıl cevap verir? Elbette, çoğunlukla, “Ah tatlım, kıyamam sana yaa! Üzülme sakın… Çoğu erkek hep böyle! Gel sen böyle, gel, sarıl bana. Oy oy yaa, kıyamam sana hiç!” diye Meriç tesellisi vererek! Ki o tesellilerin sonu da çoğu zaman nerede bitiyor, hepimiz biliyoruz. (Ah o yumuşacık ve oldukça ortopedik yatay düzlemler!) Elbette ben ona böylesine ucuz bir teselli mesajı yazmak yerine işin derinine inmeyi tercih ettim ve olaya psikolojik boyutuyla yaklaştım. Dertli kızımıza -ve elbette cevabımı okuyacak olan diğer okurlara, bu hikayedeki erkeği de anlamaları gerektiğini söyledim. Devamında gelen sorulara verdiğim cevaplarla konuyu açıklamaya devam ederken fark ettim ki insanlar bu aşk denen problemi çözmekte gerçekten de -hâlâ- güçlük çekiyor. Bu durumu görünce, “Dur,” dedim, “Şu konuya da blogda bir el atayım bari de sevinsin bizim gönlü yaralı kumrucuklar!” İşbu yazının yazılma sebebi de işte yaşadığım bu hadisedir efendim.

Konuya direkt olarak gireceğim, sonra ufak ufak genişletiriz yelpazeyi… Biz hatayı nerede yapıyoruz biliyor musunuz?

ask-mesajlarc4b1

Gitme 🙁

Adına “aşk” denen bu kavramı “gerçek” bir duygu zannetmekte! Aşkın bizim için “gerekli” bir olgu olduğunu zannediyoruz çoğu zaman. Gerçi bu sanrıya kapılmamızdan daha doğal ne olabilir, o da ayrı konu! Şu içine tükürdüğümün sanat aleminde aşktan başka ekmeği yenen kaç konu kaldı ki?! Roman okuyorsun, “…ve aşkına kavuştu. Sonra da bir ömür mutlu mesut yaşadılar <3 holeyyyyy <3 <3 <3 hihii” tribinde bitiyor okuduğun kitap… Şarkı dinliyorsun, şarkının her mısrasında buram buram aşk, aşk, aşk! Birkaç şiir okuyayım diyorsun, elbette orada da aynı konular! Haftasonu geliyor, sinemaya gidiyorsun, beyaz perdede de olmazsa olmazımız yine aynı! Bütün bunları görünce de kafayı yiyorsun tabii, “Ulan bütün bu millet muç muç öpüşüp sürekli aşk yaşıyor, herkes vıcık vıcık mutlu galiba! Ben neden mutsuzum lan? Ben niye yalnızım oğlum?!” diye düşünüp tribe giriyorsun. Sonra da başlıyorsun sonra aşık olacak bir adam/kadın aramaya! Problemler de asıl buradan sonra başlıyor zaten.

Şunu bir defa kabul edelim: Hiçbirimiz birer dük, kont, baron çocuğu değiliz sevgili dostlar. Çoğumuzun ailesi köy, kasaba hayatının içinden geliyor, yadsıyamayız bu durumu. Onun içindir ki, bizler, hayatı deneme yanılma yöntemiyle, el yordamıyla çözmeye çalışan bir nesiliz. Benim ailemin birçok üyesi üniversite mezunudur; ama onlar bile flört, sevişme, karşı cinsle arkadaşlık ve benzeri hiçbir şeyi doğru düzgün görmeden evlenmiş, yuvarlanmış gitmişler. İstisnalar elbette vardır ama eminim bir çoğunuzda da durum aynı bendeki gibidir. Türkiye’nin gerçekleri ortada… Neticede durum bu olunca, karşı cinsle olan ilişkilerimiz hususunda bize işe yarar tüyolar verecek bir aileye de bir çoğumuz sahip olamadık. Bu olay elin gavurunda böyle işlemiyor ki! Bakın, geçenlerde Sırp bir kız arkadaşımla konuşurken, kız laf arasında annesinden erkekler konusunda tavsiyeler aldığını söyleyince, içimden “Yahu,” dedim, “Anan ne anlar erkeklerden be kızım!” Sonra “Annem gençken her hafta başka erkekle yatarmış!” diye bir ekledi hatun, apışıp kaldım haliyle! Ne diyebilirsin ki o dakikadan sonra? O elleri öpülesi ananın kıymetli sözleri dinlenmez mi yahu?! Dinlemeyi bırakın, o hayatı tesbih yapmış sallayan muhteşem kadının ağzından çıkan her bir harfi sticker yaptırıp arabamın arka camına yazdırırım be! Bizim buradaki Evin Analar ile bu kadın bir olabilir mi yahu?! (Celallenmeyin, ‘Bu konuda bir olabilir mi?’ diyorum, sakin.)

Neticede hepimiz liseye geçtik ve çağlayarak akan hormonlarımızın baskısına direnemeyerek karşı cinse yaklaşmaya çalıştık. Onları tanımaya uğraştık önce, onları sevmeyi denedik. Bize bu konuda yardımcı olabilecek türden insanlar da yoktu etrafımızda çok fazla. Elbette biraz şanslı olanlarımız daha önce o yollardan geçmiş olan abi ve ablalarından tavsiyeler alabildi; ama geride kalanlar bu “cephede” tek başına savaşmak zorunda kaldılar. Doğal olarak, sonunda milyonlarca gönül yarası, aşk uğruna içilen trilyonlarca kadeh içki ve “Bırakma beni Züleyhaaağğğ!” diye başında ağlanan binlerce telefon kaldı geride… Oldu mu şimdi peki? Hani o şiirler, hani o aşk şarkıları?! Hani o aşk filmlerindeki unutulmaz aşklar, mutlu sonlar?! Hani ulan verdiğin sözler?! Bu muydu, ha?! Bu muydu?!

…Buydu, evet! Cin olmadan adama aşık olmaya kalkarsan, ilişkiler üzerine hiç etraflıca düşünmezsen olacak olan bu çünkü!

Konuyu ciddileştirmek için değil, sadece yazının içine küçük bir bilgi iliştirmek adına önemli bir bilim insanından bahsetmek istiyorum size: Abraham Harold Maslow. Psikoloji dalında önemli çalışmalar ortaya koymuş olan bu amcamız bizi neden ilgilendiriyor peki? Çünkü kendisinin insan davranışları ile ilgili, bu bahsettiğim sevda konularını da kapsayan muhteşem bir teorisi var: “İhtiyaçlar hiyerarşisi teorisi.” Adına “Maslow teorisi” de deniyor. Nedir bu teori peki? Wikipedia’dan gelsin:

“Maslow teorisi, insanların belirli kategorilerdeki ihtiyaçlarını karşılamalarıyla, kendi içlerinde bir hiyerarşi oluşturan daha ‘üst ihtiyaçlar’ı tatmin etme arayışına girdiklerini ve bireyin kişilik gelişiminin, o an için baskın olan ihtiyaç kategorisinin niteliği tarafından belirlendiğini sözkonusu etmektedir. Maslow’un kişilik kategorileri kendi aralarında bir dizilim oluştururlar ve her ihtiyaç kategorisine bir kişilik gelişme düzeyi karşılık gelir. Birey, bir kategorideki ihtiyaçları tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine, dolayısıyla kişilik gelişme düzeyine geçemez.

Maslow, gereksinimleri şu şekilde kategorize etmektedir:

1. Fizyolojik gereksinimler (nefes, besin, su, cinsellik, uyku, denge, boşaltım)

2. Güvenlik gereksinimi (vücut, iş, kaynak, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği)

3. Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)

4. Saygınlık gereksinimi (kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)

5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü)

Bu adamın bu konudaki çalışmalarını okuyup anlamadan insanlarla duygusal ilişkiye girmeye çalışan, hatta duygusal ilişkiyi bırakın, iletişime girmeye çalışan, açık konuşuyorum, çok büyük kumar oynuyor demektir. Adam piramidi net bir şekilde koymuş ortaya, insan doğasında neyin ne olduğunu net olarak göstermiş sana. Alıntıladığım metindeki listeyi, 5 numarayı piramidin en üstünde, 1 numarayı da en altında olacak şekilde hayal ettiğinizde tablo kafanızda belirecektir zaten. Gördüğünüz gibi, cinsellik insan doğasının en temel fizyolojik gereksinimlerden bir tanesi. Fizyolojik gereksinimleri tam olarak karşılanmayan hiçbir insan da bir üst basamağa geçemiyor. İşte ilk paragrafta şikayetini aktardığım hanım kızımızın kafasının karıştığı yer de tam olarak burası! Bakınız, yukarıda ne diyor:

4. Saygınlık gereksinimi (kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)

Yani aslında sen, başkalarına saygı göstermesini beklediğin, “Hiç olmazsa benden sıkıldığını mertçe itiraf etsin!” dediğin adamdan, 1 numaralı basamaktaki en temel fizyolojik gereksinimlerden birinden -seksten- vazgeçmesini bekliyorsun. Adamın cinsellik ihtiyacı tehlikeye girdiyse bir üst basamağa çıkıp bakmaya vakit bulamaz ki zaten! Adamcağız ne yapsın; bilinçaltından gelen seslerin ve dürtülerinin arasında boğulma tehlikesi geçiriyor herif! Bir tarafı “Bu kızdan da çok sıkıldım” diyor, diğer tarafı “Ama oğlum, ya memintolar? Onlar ne olacak?!” diyor. E adam da haliyle ne yardan geçebiliyor, ne serden! Elbette hikayede kadının çektiği acıyı küçümsemiyorum. Ben sadece burada adamın da katıksız bir şerefsiz olmadığını anlatmaya çalışıyorum. “İşte bu adam aptal ve karşısındakine karşı saygısız!” diye onu işaret edip bir kişiyi suçlu olarak belirlemek çok kolay. Fakat buradaki asıl suçluyu görmemize engel oluyor bu durum aslında. Çünkü asıl suçlu, cinselliğe kolay bir şekilde ulaşmamıza engel olan, bu konuyu 21. yüzyılda halen bir tabu olmaktan çıkaramamış olan sevgili toplumumuz! Cinsellik eğer hepimizin için “elimizin kiri” olacak kadar ulaşması kolay bir mevzu olabilseydi bugün hepimiz kendimize ve birbirimize daha saygılı bireyler haline gelebilecektik… Bunu ben demiyorum, bilim söylüyor!

maslow

Bilim böyle diyor!

Toplumun durumu böyle olduğuna göre, bunu da yakın vadede değiştiremeyeceğimize göre, aşk kavramını salgılanan hormonlar noktasında bırakıp, karşı cinsle olan ilişkilerimizi biraz gözden geçirmeye bakmayı öneriyorum size. Bir defa, abartı bir iticiliği olmayan ortalama bir kadının dünyanın her yerinde sekse bir erkekten daha kolay ulaşabileceğini hepimiz kabul ederiz herhalde. O halde kadınlara ilk tavsiyem şu: Size “Ben senden sıkıldım” diyebilecek olgunlukta ve mertlikte bir erkek bekliyorsanız, siz hayatından çıktığınız halde sekse halen kolayca ulaşabilecek bir erkek bulmanız gerekiyor, bu çok açık. Aslında erkeklerin de anlayamadığı bir nokta bu. Kadınlar içgüdüsel olarak efendi yerine piç adamı bu yüzden tercih ediyor biraz da. Demek ki, körü körüne aşık olup, “Ben sana bittim be adam/kadın, o gözlerin güzelliği ne öyle!” tribine girip, ortadan bu pembe toz bulutu kalktığında elinizde gözyaşlarınızı sildiğiniz mendillerle enayi gibi kalmak istemiyorsanız, ilişkiye başlayacağınız adamda/kadında bazı temel kriterler belirlemek zorunda olduğunuzu fark etmelisiniz artık. Her gördüğünüz parlak objeye “Aaaaaaaaaaa! Neeeee güüüüzeeeeeel!” diyen çocuksu bakışlarla bakıp sonra acı çekmek istiyorsanız, elbette bu sizin bileceğiniz iş. Ama artık sonunda kalbiniz kırılsın istemiyorsanız nasıl bir erkek/kadın düşlediğinizi minik minik düşünüp, aşk hayatınızda bu çerçevenin dışına çıkmamaya özen göstermeniz gerek diye düşünüyorum. Ben kendi hayatımda da böyle yapıyorum… Ha, istediğim gibi bir kadın hayatımda yok diye kendimi de yemiyorum tabii! Eğlenmeye yine devam ediyorum, hayatıma bakıyorum. Ama öyle birisi geldiğinde ona gereken değeri fazlasıyla vereceğim de açık.

Ayakların yerden kesilmesi, mutluluk hormonu, sevilmek, değer görmek… Bunlar hep güzel şeyler, ben bunların hiçbirini reddetmiyorum. Benim asıl söylemek istediğim şey şu: Karşı cinsle olan duygusal ilişkilerimizde işi mantıksal bir çerçeveye oturtmadan, direkt olarak körlüğe bağlamak sonunda yalnızca acı çekmenize neden oluyor. O gördüğünüz filmler, dinlediğiniz şarkılar, okuduğunuz kitaplar… Bunlar, aslında gerçek olmayan ve hepimizin “Ya neden yok bu aptal şey!” diye gizli gizli dövünmelerimizden ibaret olan bir duyguya oynayarak para kazanan insanların popülist üretimlerinden başka bir şey değil. Dikkat edin, ben “Aşka inanmıyorum” demiyorum, “Aşk diye bir şey zaten yok!” diyorum! Peki aşkı reddedersek, elde ne kalacak? Çok basit: Maslow abimizin söylediği “Kendini gerçekleştirme” ideali var. O basamakları beraber tırmanacağınız insan ya da insanlar var.

Ayaklarınız yere basmadan bu merdivenleri tırmanamazsınız. İşte ben de bunu diyorum, sayın gözü yaşlı “Ne gemiler yaktım :(” kadını… İşte ben de tam olarak bunu diyorum.

Aşk hakkında söyleyecek bir şeyiniz varsa, yorumlarınızı;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Ah mantık insanları, ah!” diye içinizde tutup kendi kendinizi yiyebilir,
  • Ask.fm’e gelerek “Seni birileri üzmüş, ama kim?!” diye sorarak benden gelecek cevabı bekleyebilirsiniz. (Gelme garantili.)

 

BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

  • aşk yok olmaktır ehe… cinsel tatmine dediğin gibi kolay ulaşılsaydı kimsenin aşk diye bir derdi olacağını sanmıyorum. bunları söyleyip “aşka inanmıyorum demiyorum” demek biraz iki yüzlülük gibi geldi bana. kendine saygı, kendini gerçekleştirme falan aşk gibi ütopik bir duygular bütünüyle bir yanılsama ile beraber olacak şeyler değil.

    • Üşü

      “Aşka inanmıyorum demiyorum” diye alıntılarsan yazdığımı, dediğin doğru. Bak bakalım cümlenin devamı nasıl? 🙂

      Yorumundan, “cinsel tatmine kolay ulaşılmadığı için aşk var” diye bir alt metin çıkardım. Buradan ilişkideki bir tarafın, köprüyü geçene kadar “ayıya dayı dediğini” de çıkarabilir miyiz acaba? Bence onu da çıkarırız. Demek ki aşk bazıları için cinselliğe ulaşılana kadar oynanan bir oyun. Yani? Yani, geçiniz.

      Cinselliğin rahatça yaşanmasından bu kadar korkmayın, deyip susuyorum.

  • Begum

    Yani diyorsun ki “aşk” diye bi kavram hiç var olmadı. Onu insanlar uydurdu ve sonra kendi yalanlarına inandı mı? Cemal süreya o kadar şiirini aslında var olmayan bir duygu üzerine mi yazdı? Kalbini sıkıştıran, karnını gıdıklandıran, başını döndüren hisler aslında yalan mı? Söylemek istediğim şey şu; senin önerin aşka karşı temkinli davranıp, duyguları kapatmamız gerektiği mi, yoksa zaten var olmadığını düşünüp bir ömür boyu olmayan duyguyu hissetmememiz gerektiği mi? “Aşk yok!” diyorsun ama “İstediğim gibi bir kadın karşıma çıktığında ona gereken değeri fazlasıyla vereceğim de açık.” da diyorsun. Kafanda belirlediğin ideal kadın modeline aşık olursun da zaten. Yani şöyle bir kadın aradığını düşünelim, sırasıyla; “Belirli bir kültür düzeyinde, zeki” sen bu kadınla her konuştuğunda “aha evet aha aynen aynenn aynısını düşünüyorummm” dersin, “Başarılı, çevresinde saygı gören” bu kadını sevmenin yanında hayranlık da duyarsın e haliyle hayranlık hissinin sonradan hangi duyguya dönüştüğünü de biliyoruz, “Yatakta seks tanrıçası ve farklı fantezilere açık” bu kadın hayatındayken cinsel doyumsuzluk yaşamazsın da zaten, “Anaç, arkadaş canlısı, empati meleği” eh bununla çocuk da yapılır, dertleşilir de, “Güzel ve seksi” üstte saydığım tüm özelliklere sahip ekstra güzel ve seksi bir kadınsa da başka hiç bir kadına bakmak, sevmek, ilgi duymak istemezsin. Bütün bunlara sahip kadının, üstüne sana her baktığında gözlerinin içi gülüyorsa ve seni çok sevdiğini her hareketinde belli ediyorsa, bu hislerin verdiği mutluluk hissi bir de aylarca, yıllarca yok olmadan hatta belki de artarak devam ediyorsa bünyede aşk olarak birikir. (“Aşk değil ki bu!” diyorsan biz insanlar buna aşk diyoruz, seni bilemem.) Sonra “o kadın” senden sıkıldım dediği an yıkılırsın. “Ben zaten beni terkedecek kadını anlarım!!” diyorsan, yok anlayamıyorsun işte. İnsanlar değişiyor çünkü. Ya karşı cinsle ilişkilerini hayvani iç güdülerle devam ettirirsin ya da aşk sularında yüzdüğünü kabul edip “o kadını bulduğum da..” gibi cümleler sarfedersin. Ha ya da amaca göre damızlık bir kadın ayarlar, çocuk yapar ve aranızdaki kadın-erkek ilişkisini bitirirsin. Ki böyle düşünen biri olduğunu gözlemleyebildiğim kadarıyla inanmıyorum.

    • Üşü

      Yanlış tespitler bunlar. O kadın, benim hayatımda kalmak istediği sürece kalır. Kimseyi hayatıma mecbur etmem. Kimse de kimsenin hayatında olmak zorunda değil. Ah, ah. O kadar eksik yetişiyor ki insanlar. Neresinden neyi açıklayacağımı bilemedim. Tane tane gidelim.

      Cemal Süreya örneğiyle Latincede “Argumentum ad Verecundiam” denen hataya düştün; “Bu adam yanlış mı düşünüyordu yani?!” Bunu Atatürk için, peygamberler için filan da yaparlar. Aşkın “peygamberi” de Cemal Süreya, Necip “Ne hasta bekler sabahı :(” Fazıl filan ya, oralardan yaklaşman da doğal tabii.

      Evet, bu adamlar o duyguları sömürmekten ekmek yedikleri için bu şiirleri yazıyorlardı. Çok basit. Dünya üzerinde çıkar üzerine yürümeyen hiçbir şey yoktur. Annenle baban bile seni büyüyünce onlara bak diye, onlara kendilerini iyi hissettir diye, aileyi daha iyi noktalara çek diye, nesillerini devam ettir diye doğurur. Bu dahil her şey bir çıkar ilişkisidir ve bu çok da normaldir aslında. Cemal Süreya da şiir yazmaktan ilgi, para gibi çıkarlar elde ediyordu ya da şiir yazmak onu rahatlatıyordu belki de… Ama mutlaka bir amacı vardı yazarken. Bütün bunlar aşkın gerçek bir duygu olduğunun ispatı değil. Olamaz da… Kalbini sıkıştıran o hisler aslında hipofiz bezinde salgılanan dopaminin, seratoninin etkileri.

      Dediğim şey, aşk denen şey zaten gerçek olan bir şey değil, bir ilüzyon. Duyguların kontrolsüzlüğü ve mantığın devredışı bırakılmasından doğan bir hastalık. Kimseye mutluluk getirmedi ve getirmeyecek de. Ben kafamdaki gibi bir kadını bulursam onunla bir ömür yaşlanırım anlamı çıkmaz bundan. Ona değer veririm; hepsi bu. Güzel vakit geçiririm, o hayatımdayken onunla olmaktan mutlu olurum. Gitmek isterse de kendimi parçalamam niye gitti diye. Bu kadar basit.

      Beni hiçbir kadın yıkamaz tatlım. 🙂

      • Ella

        Yazıyı okurken kör oldum:)

        sana yüklediğim anlamları
        senmişsin gibi düşünme
        aldanırsın…
        sen o anlamlarla
        sadece bende varsın
        ben seviyorsam
        sen bahanesin.

        • Üşü

          Bu bana mı? 🙂

  • Pingback: Kendini Gerçekleştirebilmek Üzerine... - Üşenen Adam()

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: