Anasayfa / Seyahat, Gezi ve Interrail / Üşü ile Interrail: Romanya’da bir ADAM.

Üşü ile Interrail: Romanya’da bir ADAM.

Budapeşte’de iki akşam geçirdikten sonra trene binip Bükreş’e geçtik. Bükreş, göreceğimiz son şehirdi; buradan hareket ederek Sofya üzerinden trenle İstanbul’a geçmeyi planlıyorduk. Yaklaşık bir aydır yollardaydık; neredeyse her günü sarhoş geçirmiştik, birer defa hasta olmuştuk ve bedenen çok yorulduğumuzu hissediyorduk. Bükreş’te kalan enerjimizi son damlalarına kadar tüketip iyice eğlendikten sonra İstanbul’a öyle dönmeyi amaçlıyorduk.

Budapeşte’den gelen trenin durduğu istasyon (Gara de Nord) oldukça ilkel; ama yine de Wi-fi sıkıntısı yok ve karın doyurabilmek için McDonalds, KFC gibi restoranlar var. (Yalnız KFC’de ketçap diye sulandırılmış salça veriyorlar, bilginiz olsun.) İstasyondaki döviz bürosunda komisyon alınmıyor. Ben de bunu görünce para bozmak için büroya girdim; bir miktar euro vardı üzerimde, bozayım şunu dedim. Parayı uzatıp beklemeye başladım. Veznedeki kadın bir sözleşme ve bir kalem uzattı, imza atmamı istedi. İmza mı? Nedenmiş?! Para bozduğum için merkez bankasının şartlarını kabul ettiğime dair imza atacakmışım da bilmemne… Bu nasıl bir bürokrasidir yahu? Para bozuyorum arkadaş, hisse senedi almıyorum! Neyse, imzaladık, kadın aldı kendisi de imzaladı falan kağıdı… Neticesinde parayı aldık.

İstasyondan şehir meydanına direkt metro hattı var. Küçük bir aktarma ile hızlı bir şekilde meydana gidebiliyorsunuz. Metro eski olsa da metro sonuçta. Önceden otel rezervasyonumuzu yapmıştık. (Bu arada şehirde otel fiyatları oldukça uygun. Bu yüzden hostel yerine otelde kalmayı tercih ettik.) Universitate durağında indik, burada metronun içinde Tourist Information Center da var. Buradan ücretsiz haritamızı da aldıktan sonra yukarıya çıktık. Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra da bu noktaya geri döndük. Bu arada otelde Belgrad’ta kaldığımız yerdeki asansörle yarışacak kötülükte bir asansör vardı. Biz bu iki asansörü Ölüm Asansörü olarak andık. Neden mi? İçine adım atıyorsun, beş santim aşağı çöküyor! Gıcır gıcır gıcır sesler çıkararak yukarı çıkıyor. 3 kişi binsen kesin tahtalı köyü boylarsın. Zaten içindeki yazıda da “… Persoane” yazıyordu, normalde yazan sayıyı karalayıp üzerine 2 yazmışlar! “Kanka ilk sen bin, hayır ilk sen bin” diyerek 10 dakika başında durduğumuz oldu. Neyse.

Şehrin en hareketli yeri bu bölgenin aşağısında bulunan Lipscani sokağı. Üniversiteye arkanızı verip ilerlediğinizde kolayca bulabiliyorsunuz. Bu sokak üzerinde pek çok bar ve pub var. İçki fiyatları ucuz. Ayrıca Saray isminde Türk restoranı da görmüştüm burada, oraya da gidip bir selam vermek isteyebilirsiniz. Lipscani Sokağı’ndan aşağı inip nehre doğru yürüdüğünüzde Splaiul Independentei isimli caddeye varıyorsunuz. Bu arada nehrin adı Dâmbovița, bu Bükreş’in içinden geçip giden bir nehir ve Piteşti şehrine doğru devam edip oradaki Argeș Nehri’ne karışıyormuş. İçinden geçen bu nehirden dolayı Bükreş’i “Doğu’nun Paris’i” şeklinde anıyorlar; elbette gittiğinizde göreceksiniz ki şehrin Paris’le uzaktan yakından alakası yok. 🙂 Bir defa şehir oldukça fakir. Ama yine de oldukça düzenli buldum ben Bükreş’i. Avrupa’daki hemen her şehir gibi burada da nehir kenarında bisiklet yolları ve parklar var. Çavuşesku şehrin düzenini değiştirmek için çoğu tarihi binayı yıkıp şehri baştan inşa etmiş. Bunun şehir için en önemli kazanımlarından biri de Parlemento Sarayı. Dünya Guinness Rekorlar Kitabı’na göre, dünyanın en büyük sivil yönetim, en pahalı yönetim ve en ağır binasıymış burası. Lütfen hiç araştırma yapmadan gidin, haritadan yerini bulun ve görün. Bu şekilde çok etkileneceğinize eminim. O kadar büyüktü ki panoramik çekimle bile zor fotoğraflayabildim. Arayıp randevu alırsanız içine de girebiliyormuşsunuz.

Parlemento Sarayı.

Parlemento Sarayı.

Bizim oradaki ikinci günümüz tesadüfen Romanya – Macaristan 2014 Dünya Kupası elemesi maçına denk geldi. Bu maçı Macaristan’ın kazanmaması gerekiyordu; aynı anda bizim de Andorra önünde farklı kazanmamız icap ediyordu. Maça gidelim mi, gitmeyelim mi diye düşündük, (Hatta ben ask.fm’de de sordum.) Sonunda gitmemeye karar verdik ve bir bara oturup izlemeye başladık. Bu sırada, Varşova’dan aldığım şarj ünitem de barda fişe takılıydı. Maçı Romanya aldı, biz de 23:15’teki trenimize yetişmek için biraz erken kalkıp metroya gittik. Metro beklerken şarj ünitesini barda unuttuğumu hatırladım. Gittim, aldım, geldim derken tren kaçtı! Evet, Geldik ADAM hikayesine!

ADAM kim mi? Dinleyin…

Tren istasyonuna geldiğimizde saat 23:30’u biraz geçiyordu. Ne yapacağız derken internette şöyle bir araştırdım ve üç ayrı trene binerek Sofya’ya gitme şansımız olduğunu öğrendim. Bu sırada saat 23:40 civarıydı ve binmemiz gereken tren 45 geçe kalkıyordu. Apar topar biletimizi alıp son dakikada trene yetiştik. Tren hareket etti. Yarım saat içinde Videle isimli istasyonda inmemiz gerekiyordu. Burada 2 saat bekledikten sonra başka bir trene aktarma yapacaktık. Yarım saat geçti, tren yavaşladı ve durdu. Ne bir anons, ne bir görevli vardı. Kapıyı açtık, etraf çayır çimendi. Uzakta bir istasyon da göremedik. Biz de yolda bir yapım çalışması olduğu için yavaşladı diye düşündük; oluyor çünkü böyle şeyler. Tren hareket etti, camdan bir de baktık, Videle istasyonunu geçiyoruz. Hemen cep telefonuma uzandım, Rail Planner isimli programı açtım. Bir sonraki durağın ne olduğuna baktım. Rosiori Nord. Durağın ismi buydu. Varmamıza da bir saat vardı. Oradan Videle’ye dönen tren de en erken saat 5’te vardı.

Telaş içinde insanlara sormaya başladık, Videle’ye nasıl dönebiliriz diye. Bu sırada ben de Rosiori’den Sofya’ya gitmenin yollarını arıyordum fakat hiç tren yok. Tek çare sabaha kadar Rosiori’de bekleyip Bükreş’e dönmek, oradan Sofya’ya gitmek. Fakat böyle yaparsak Cumartesi gecemiz de ziyan olacak, çünkü son gecemizi Sofya’da eğlenerek geçirmek istiyoruz. Bu sırada benim aklıma bir fikir geldi; çantamdan kağıt ve kalem çıkardım. Dedim ki, “Nord kuzey demek. Eğer Rosiori Nord diye bir istasyon varsa, şehirde en azından iki tren istasyonu var demektir. Bu da şehrin büyük olduğunu gösterir. O zaman bu saatlerde taksi bulma olasılığımız da yüksektir.” Hemen hesap makinesi programını açıp Bükreş taksisinin kilometre başına aldığı para ile küçük bir hesap yaptım; dönüş çok da pahalıya gelmiyordu. “Adamlar muhtemelen İngilizce bilmiyordur. Bu kağıda rakamı yazdırırız, pazarlığımızı öyle yaparız,” dedim. Bu sırada telefondan Rosiori’de üç tane tren istasyonu olduğunu da araştırmıştım bile. Orada inecek olan bir kıza sorduk, taksi bulabilir miyiz diye. (Arkadaşım kıza aşık oldu bu arada.) Kız bulursunuz deyince biz biraz rahatladık. Neyse, bir saat sonra tren yanaştı ve durakta durdu. Kapıyı açar açmaz aşağıya atladık. Birkaç saniye içinde aşağıya koştuk, koşarken bir yandan da arkadaşıma bağırıyorum: “Bu saatte istasyonun marketi açıksa kesin büyük şehirdir burası!”

Merdivenlere geldik, bir de baktık, bir sürü taksi var aşağıda! Hemen koşup pazarlığımızı yaptık. Varmamız gereken saati yazdık, bu saatten sonra varırsanız parayı vermeyiz dedik. Bir adam “İmkansız, bu saatte varılamaz,” deyip kestirip attı. Diğeri, “Yok, yok. Hızlı gidersen yetişirsin!” deyip çocuğun tekini arabaya gönderdi ve çantalarımızı bagaja koydurdu. Atladık arabaya, çıktık yola! Çocuk bastı, bastı. Dakikalarla yarışıyoruz adeta. Neticesinde Videle’ye vardık; fakat tren istasyonunun nerede olduğunu bilmiyordu şoför çocuk. Durağı aradı, sağa dön, sola dön falan dediler ama iyice karıştırdık. Neticesinde, tam bütün umutlar bitti derken trenin gelmesine tam bir dakika kala tren istasyonunda olmayı başardık!

Adam kapıyı açıp istasyona koştu. Bir tane tren bekliyordu raylarda. Biz acaba tren bu mu derken bizim çocuk koşa koşa görevlileri buldu, Romence bir şeyler sordu. Gülümseyerek geldi sonra yanımıza, sizin tren 10 dakika sonra gelecekmiş diyerek. O an dakikalardır tuttuğumuz nefesi verdik. Kahkahalarla derin bir nefes aldık. Sonra herifle kanka olduk; bunlar benim arkadaşla beraber sigara almaya gittiler, bizimkinin parası yetişmemiş, çocuk parayı cebinden vermiş. Parasını verdim çocuğa, teşekkür ettim ve “Tamam” dedim, “Biz başımızın çaresine bakarız, git sen. Sağol her şey için.” Adam “Yok,” dedi, “Sorun yok, sizinle dururum.” Sonra gitti bizim için marketten su aldı, tren görevlileriyle konuşup pazarlık yaptı, paramız yetmediği halde trene binmemizi sağladı… Ne dedim senin adın, “Aurika” dedi. Tamam dedim Aurika, kesinlikle bloguma giriyor senin ismin! Aramızda bu arkadaşı o günden beri ADAM diye anıyoruz. Bu arada Aurika (yani ADAM) tren istasyonundan çıkarken taksimetre de açtı. Bize durakta söylenen ücretten fazla bile tuttu ücret. Yani bizim ülkemizde gecenin bir köründe iki turist gelse muhtemelen 3 katı fiyat çekerler ama adamlar bizden eksik ücret bile alıp üstüne bir sürü de iyilik yaptılar. Böyle de iyi insanlar işte Romenler. Haklarında kötü bir önyargınız varsa bunu derhal silmenizi öneriyorum.

Biz buradan çıkıp uzun bir yolculuktan sonra Sofya’ya geçtik. Sofya bildiğimiz gibiydi; yolculuğumuzdaki ilk durağımız olan bu şehrin yazısını zaten yazmıştım. Çok farklı bir şey yapmadık orada, sadece eğlendik. Oradan da çıkıp İstanbul’a döndük. (Son bulduktan sonra hissettiklerimi de biliyorsunuz.) Bir macera da böylece son buldu.

Bükreş hakkında söyleyecek bir şeyiniz varsa, yorumlarınızı;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Bizim insanımız adam değil mi la?” diye düşünerek içinizde tutup kendi kendinizi yiyebilir,
  • Ask.fm’e gelerek “ÜŞÜ, KADINLARI NEDEN YAZMADIN?!” diye gönderip benden gelecek cevabı bekleyebilirsiniz. (Gelme garantili. Bu sefer harbiden gelme garantili.)

NOT: Interrail hakkında son bir özet yazısı daha yazmayı düşünüyorum. Soruları olanlar bunu yine ask.fm’den sorabilirler.

BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: