Anasayfa / Seyahat, Gezi ve Interrail / Üşü ile Interrail: “O” Şehir… Varşova.

Üşü ile Interrail: “O” Şehir… Varşova.

Geleceği kurgulamaya ve sürekli yarınla ilgili planlar yapmaya çalışmaktansa spontane yaşamayı ve anın tadını çıkarmayı daha çok seviyorum. Sürekli bir gelecek kaygısı içinde kendini harap eden bir insana nazaran çok daha fazla mutlu olmak ve hayattan daha fazla keyif alabilmek de ancak bu şekilde mümkün olabiliyor bence. Bu durumu fark ettiğim andan bu yana yarın başıma ne geleceği de çok fazla umurumda değil artık. Uzun zamandır bu konuda tek düşündüğüm şey, ne olursa olsun suyun mutlaka bir şekilde yolunu bulduğu. Yine de çocukluğum boyunca bunun daha huzur verici bir seçenek olduğunun farkında değildim, bu nedenle -biraz da mühendis bir babadan miras kalan bir detaycılıkla- hep bir şeyleri planlayarak ve geleceğimi düşünerek yaşadım. “Bugünü” neredeyse hiç düşünmedim; onun yerine, bugün biraz mutlu olmaktansa yarın çok daha fazla mutlu olmayı tercih ederek kendimi düşünceler arasında boğdum. Bugün, kendimi plansız yaşayarak çok daha huzurlu hissediyorum ve böyle düşündüğüm için yarın da bu keyfimin kaçmayacağını biliyorum.

Hayatım boyunca kurduğum planlar arasında yurtdışında bir süre yaşamak vardı. Bu yüzden üniversitedeyken bir öğrenci değişim programıyla Madrid’e gidip bir yıla yakın bir süre yaşadım; fakat bu tecrübe beni kesmedi. Bundan sonraki durağımın neresi olacağını görmek için tek başıma 10 günlük bir interrail macerasına çıktım. Milano’yu, Paris’i, Brüksel’i, Mannheim’ı, Berlin’i ve Amsterdam’ı gezdim. Bunların hepsi güzel şehirler olsa da hepsi için asıl düşüncem şu oldu: “Bunların hiçbirisi benim için ‘O’ şehir değil”.  “O” şehir derken, yaşamak isteyebileceğim ve bana uygun olabileceğini düşündüğüm bir şehirdi kastettiğim. Arayışım, keşfetmeye çalıştığım şey buydu. Bu nedenle yolculuğumun ortalarından itibaren aklımdan en çok geçen şey aynı yolculuğun bir benzerini de Doğu Avrupa şehirlerini gezmek amacıyla tekrarlamaktı. Böylece hem Avrupa’nın çoğu önemli şehrini gezmiş olacaktım, hem de hayattaki bir sonraki durağımın hangi şehir olabileceğini düşünecektim. İlk interrailimi, gezmek istediğim Doğu Avrupa şehirlerini haritada işaretleyip, “Gelecek yaz, bu sefer yanıma iyi bir arkadaşımı alarak bu şehirleri gezmeyi düşünüyorum” diye günlüğüme not düşerek bitirdim.

Türkiye’ye döndükten sonra kendimi neden iyi bir gelecek için bu kadar hırpaladığımı düşünmeye başladım. Bunları düşünmeye başladıkça da kafamdaki gelecek planlarının hepsinden birer birer koptum. Doğu Avrupa interraili de her zaman kafamda olan planlardan biriydi ve beraber gideceğim arkadaşımı da ikna etmeyi başarmıştım aslında, ama bu “plancılıktan” kurtulduğum andan itibaren bu macera benim için bir eğlence ve kafa dağıtma şekline doğru evrildi. Bu sırada bir yanda üniversiteden mezun olmaya çalıştığım için kafam çok meşguldü, derslerim çok ağırdı ve Madrid’teki hayatımdan sonra Türkiye’de yaşamak bana hiç keyif vermiyordu. Ben de ne zaman bir sınav kötü geçse ya da kahve içerek ders kitapları başında sabahlasam kendimi Interrail ile avutmaya başladım. Sonunda okul bitti, başarıyla mezun oldum ve okul biter bitmez Interrail biletimi alıp vizeye başvurdum. (Vizemi aldığım ülke de, tesadüfe bakın ki, Polonya’ydı.)

Yolculuk günü geldi, çattı. Yola çıktık, Sofya’yı gezdik. Ardından Belgrad’a hayran kaldık, Zagreb’i dolaştık ve Split’te tatil yaptık. Lübliyana’yı ve Viyana’yı gördük. Her ne kadar bu şehirlerin hepsinde çok güzel vakit geçiriyor olsak da yolculuk boyunca kiminle interrail hakkında konuşsak bize mutlaka Polonya’ya gitmemizi söylüyordu. Orada bulunup da oradaki muhteşem gece hayatını ve eğlenceli ortamı bize övmeyen yoktu. Bu nedenle Varşova’yı görmek konusundaki heyecanımız birkaç kat artmıştı. Viyana’dan Varşova trenine inanılmaz bir coşku ile bindik.

1161016617[1]

Dünyanın en güzel otelini görüyorsunuz. Mottosu şu: Tavla, sarhoş et ve yukarı çıkar. 🙁

Varşova’ya vardığımız gün Cuma günüydü. Şehirde fiyatların oldukça uygun olduğunu görünce hostelde kalmak yerine ucuz bir otel tutmaya karar verdik. Ve -biraz da tesadüf eseri- öyle bir otel tutmuştuk ki görmeniz gerek! Otelin lokasyonu bundan daha iyi olamazdı. Istanbul’da olsaydı Jolly Joker Balans’ın sokağında veya Reina’nın yanında olabilecek bir otel düşünün; işte bizim otelimiz buydu: Hotel Mazowiecki. Öyle bir yerdeydi ki, Varşova’nın en ünlü kulüpleri, haftanın 7 günü açık olan bir pub ve gece 1’e kadar içki alabileceğimiz bir Carrefour Express ile aynı sokaktaydı. Aynı zamanda içkimizi alıp takılabileceğimiz bir park da hemen yanıbaşımızdaydı. Sıkıldığımızda Varşova’nın en ünlü caddesi olan Novy Swiat’a da birkaç adım yürüyerek ulaşabiliyorduk. Daha iyisi olamazdı! Keyiften kendimden geçmiştim. Arkadaşıma dönüp, “Oğlum,” dedim. “Çok keyifliyim. Bu gün bu geceyi hatırlamayana kadar içeceğim!” Sen misin böyle diyen?

Bir şişe Absolut Vodka alıp odada içmeye başladık. Kafamdaki her şey için içiyordum; sınavda aptal aptal sorular sorarak sene boyunca beni illet eden hocalar, içeriye damsız almayan Türk gece kulüpleri, anlamsız tripleri ile bana kafayı yediren Türk kızları, sürekli karışık olan siyasi gündem, cahil bir halk ve beni deli eden bütün her şey için! Bu sırada o kadar çok eğleniyorduk ki görmeniz gerek! Şişe bitince sokağa indik ve yol üzerinde gördüğümüz her kızla konuşup eğlenmeye devam ettik. Ardından otelimizin karşısındaki pub’a geçip viski içmeye devam ettim. (Vodka’nın üzerine Jack Daniel’s ile cila yapmak klasiğimdir.) Ben içtikçe içip giderek sarhoş olurken yanımdaki arkadaşım da dışarıda gördüğü bir kızla konuşmak için pub’dan çıktı. Uzun süre geri gelmeyince midemde bir açlık hissettim. Bundan sonra tek hatırladığım mekandan çıkıp yanındaki seyyar hot dog’cudan bir sandviç aldığım ve birkaç ısırık alıp çöpe attığım. Hayal meyal önümdeki bir taksiye doğru yürüdüğümü ve görüntünün sallandığını hatırlıyorum. Sonrası? Sonrası yok. Sabaha karşı yatağımda uyandım.

Doğrulup etrafıma baktım. “Buraya nasıl geldim?!” diye düşünüyordum. Birkaç saniye sonra, “Ulan? Telefonum?!” diye düşündüm. Ceplerimi yokladım, yoktu. “Telefonum!!! Telefonum?!!!” diye telaş içinde yastıkların altına, yorganın içine, yerlere baktım. Kafamı çevirdiğimde telefonumu karşıdaki sehpanın üstünde gördüm, televizyonun hemen yanında duruyordu. İçim rahatladı. Kalktım, saate baktım. Sabahın yedisiydi. “Ben bu telefonu buraya ne zaman koydum?” dedim kendime. Geceye dair az önce anlattıklarım dışında hiçbir şey hatırlamıyordum. Daha önce hiç yaşadığım günü hiç hatırlamayacak kadar sarhoş olmamıştım. “Herhalde,” dedim, “Beni arkadaşım buraya taşıdı, sonra da dışarı çıktı. Sonra dışarıya çıkınca da bir kızla tanışıp onun evine gitmiştir.” Tam ben bu düşüncelerdeyken bzzzzt diye telefonum titredi. Whatsapp’tan arkadaşım mesaj yazmıştı, “Uyandın mı?” diye. “Beni otele sen mi getirdin?” diye sordum. “Yoo” diye cevap verdi.

Haydaa! Bu sefer aldı beni bir düşünce! “Acaba otelin güvenliği mi beni odaya taşıdı?” diye düşündüm. Herhalde öyledir diye derken gözüm sandalyenin üstünde duran oda anahtarına ilişti. Kalkıp kapıyı kontrol ettim, kilitliydi. “Güvenlik beni odaya bırakmış olsa anahtarı içeriye bırakıp tekrar kapıyı nasıl kilitledi?” diye düşündüm. Bunun da ihtimali çok düşüktü, kimse üç kuruş için gecenin bir saatinde sarhoşun teki için bu kadar uğraşmaz. Aşağıya indim, güvenlikçinin ve resepsiyonistin gözlerinin içine bakıyorum, “Dün fena sarhoştun” dercesine gözüme bakacaklar mı diye. Yok, hiçbir tepki yok. Allah allah! Bu sırada arkadaşım geldi. Olanları ona anlattım. Gece 1:30 gibi odaya gelmiş, odada yokmuşum. Sonra sabaha karşı 4’te tekrar odaya gelmiş, bu sefer odadaymışım. Anahtarı aşağıda bulamadığı için odaya girememiş, kapıya vurduğunda da ben duymamışım. Ben pub’dan çıkarken saat 12:30’a geliyordu. Demek ki o 1 saat boyunca, hatta belki de saat 4’e kadar hep dışarıdaydım. Peki bu saatler arasında neredeydim? Ne yaptım? Otele geri nasıl döndüm, odaya nasıl girdim? İnanın hâlâ cevabını bilmiyorum.

Varşova'nın Old Town bölgesi.

Üstte Varşova’nın Old Town bölgesini görüyorsunuz.

Arkadaşım kafasını yastığa koyduğu gibi uyudu. Ben de kalktım, giyindim ve marketten su alıp şehirde dolaşmaya başladım. Yemek yedim, karnımı doyurdum. Bu sırada hâlâ önceki gün neler yaptığımı hatırlamaya çalışıyordum. Sonra metroya binip Zlote Tarasy denen AVM’ye gittim, kendime telefonum için Earpods kulaklık ve şarj istasyonu aldım. (Bu gerçekten çok işe yarayan bir cihaz, özellikle şarjının çabuk bitmesinden şikayetçi olanlara tavsiye ederim.) Daha sonra arkadaşımla beraber şehrin diğer yerlerini gezdik.

Şehirle ilgili de bir şeyler söylemek istiyorum. Öncelikle Varşova soğuk bir şehir. Bizim gibi Akdeniz insanlarına göre fazla soğuk hem de. Atmosferinden, kasvetliliğinden bahsetmiyorum, havası soğuk! Bunu bilerek gidin. Şehirde yalnızca bir metro hattı var ve Kuzeybatı – Güneydoğu istikametinde çalışıyor. Yalnızca bir metro hatları olsa da şehre yetiyor, çünkü hem nüfus fazla değil, hem de tramvaylar ve otobüsler ile şehrin ulaşımı gayet yeterli düzeyde. Tramvayda bilet kontrolü falan olmuyor, atlayıp gidebiliyorsunuz. Ama elbette kontrolör girer de biletinize bakmak isterse cezayı yersiniz, benden söylemesi. (Zaten bu bütün şehirlerde böyleydi, tramvayında, otobüsünde bilet okutulan bir Doğu Avrupa şehri görmedim.) Ben oradayken ikinci metro hattının da çalışmaları sürüyordu. Bu yeni metro da yanlış hatırlamıyorsam Świętokrzyska durağı ile kesişecek; hatta bu metroyu bir Türk şirketi olan Gülermak yapıyordu.

İkinci ve üçüncü günümüzü de sokağımızdaki mekanlara girerek ve kızlarla eğlenerek geçirdik. Burada Polonyalı kızlarla ilgili bir parantez açmam lazım. Neredeyse Sofya kızları kadar güzel olan bu kızların muhabbetleri de kendileri kadar güzel. Şu ana kadar Avrupa’da gördüğüm en güzel kızları barındıran iki şehirden birisi Varşova. (Tahmin edebileceğiniz gibi diğeri de Sofya.) Cumartesi günü bütün mekanlar hınca hınç dolu. Pazar günü ise yalnızca Mazowiecka, yani bizim sokağımızdaki bir iki mekan açık. Mekanların çoğuna para ödeyerek giriyorsunuz ve içeri girerken bileğinize mekanın damgası vuruluyor. Bu damga Avrupa’nın gelişmiş şehirlerindeki gece kulüplerinde olduğu gibi sadece morötesi ışık altında görülen ve çabuk silinen damgalardan değil. O nedenle size tavsiyem Cuma günü damganızı sıkıca bastırtın ve gün boyunca kolunuza su değdirmeyin. Aynı damga ile ertesi gün -yüksek ihtimalle- aynı mekanlara ücretsiz girmeyi deneyebilirsiniz, damgaları değiştirmiyorlar. Tavsiye istiyorsanız vereyim: Enklawa’ya mutlaka girin.

Üstte Enklawa'yı görüyorsunuz... Sokak tanıdık geldi mi? :)

Enklawa… Sokak tanıdık geldi mi? 🙂

Polonya kızlarından söz açılmışken şunu anlatmadan geçmeyeyim: Mazowiecka’da bahsettiğim pub’da haftasonları çalışan uzun boylu bir kız var. Bu kız çok seksi bir tişört giyiyor, sırtı ters V şeklinde açık ve yarı transparan. İşin ilginci bu kız bu tişörtü HER GÜN giyiyor. Cuma, cumartesi, pazar, pazartesi… Anlaşıldı, seksisin ama üzerine yapışacak be kadın. Çıkar, yıka şunu! Eğer oraya gider de bu kızı görürseniz hâlâ bu tişörtü giyiyor mu bakın, herhalde artık çürütmüştür o kıyafeti. 🙁

Yukarıda Varşova'nın en güzel yerlerinden biri olan Nowy Swiat'ı görüyorsunuz.

Yukarıda Varşova’nın en güzel yerlerinden biri olan Nowy Swiat’ı görüyorsunuz.

Pazar günü arkadaşımla Novy Swiat’a gittik. Burada Old Town denilen bölgeyi mutlaka görmelisiniz. Yapılar, sokaklar, dükkanlar inanılmaz güzel. Renk renk binalar o soğukta insanın içini ısıtıyor. Burada bir süre dolandıktan sonra içkilerimizi alıp buradaki “Kolumna Zygmunta” denilen direğin dibine çöktük. Burada arkadaşım bir kızla tanıştı, ben de kız hiç hoşuma gitmese de kalkıp onları yalnız bıraktım. (İyi bir eküri asla cockblocking yapmaz.) İçkimi içerek bizim sokağa gittim. Burada İtalyan çocuklarla tanıştım. Yanlarında bir de kız vardı. Sonra aramıza bir sarhoş adam ve iki kız daha katıldı. Bir de Japon girince işin içine kocaman bir grup olduk. Sarhoş olan aramızdan ayrıldı, kalanlarla hep beraber Nowy Swiat’a indik. İçkilerimizi aldık, bol bol muhabbet ederek nehir kenarına indik. Bu sırada kızlardan birinden Facebook istedim, “Telefonumun interneti bozuk” diye yalan söyleyip vermedi. (İntikamımı bekle tatlım.) Daha sonra İtalyanlar trene binecekleri için aramızdan ayrıldı. Japon, ben ve üç kız, buz gibi bir soğuğun içinde kaldık. Ortamı görmelisiniz, demin Facebook vermemek için direnen o kız da dahil olmak üzere üç kız da bana yazıyor, ben de herkese mavi boncuk dağıtıyorum. Onu da boşlamıyorum, bunu da. Ama kimseye de yüz vermiyorum. İçimdeki coşkuyu görmeniz lazım. Hava buz gibi, kızlar soğuktan donuyor, bir erkek gelse de bana sarılsam diye tir tit titreyerek etrafa bakıyorlar. Ben de sağ omzuma bir kız, sol omzuma diğer kız başını koymuşken içimden şeytani kahkahalar atarak şöyle diyorum: “HAHAHAHA! Siz, kadınlar! Roller yer değiştirdi oğlum!!! Her yer erkek doluyken yüz vermeme tribine girerdiniz, değil mi? Erkek sayısı azalıp piyasa daralınca da böyle kıvranırsınız işte! Artık tavlamak uğraşan sizsiniz, seçici olan da ben! KAPIŞIN ŞİMDİ!!!!” O gecenin sonunda o üç kızdan şanslı olan beni aldı. Doğal seleksiyon budur işte, survival of the fittest!

Polonya kızları ile ilgili son bir şey söyleyeyim: Herkeste bir evlenme ve yuva kurma telaşı var. Bunu en fazla Almanya’da görmüştüm ama Polonya’da da sosyal düzen hemen hemen böyle. Bir iki kişiyle çıktıktan sonra biriyle nişanlanıp hemen beraber yaşamaya başlıyorlar. Ondan sonra Mortgage taksitleri, iş, çocuk derken beraber yaşlanıp gidiyorlar. Sokaklarda neredeyse herkesin parmağında bir yüzük var. O yüzden burada playboy triplerine girmenize gerek yok. Doğal olun, 10 çocuk yapmak istediğinizi falan söyleyin. Emin olun çok çekici bulacaklar sizi. Türk erkeklerine ve koyu renkli saçlarımıza bayılıyorlar. Zaten orada kahverengi gözlerimizle gezerken hayatımızda ilk defa renkli gözlü gibi hissettik. 🙂 Bir de inanılmaz vefalı ve sevgilisine sadık olduklarını gördüm. Eğer aradığınız böyle bir kızsa Polonya’ya mutlaka gidip ortamı bir koklayın.

Sonuç olarak, harika anılar ile ayrıldık Varşova’dan. İkimiz de çok mutluyduk ve “Buraya bir daha gelelim” diyerek bindik trene. Avrupa’da bir şehire kendimi atmayı planlamıyordum artık; ama hâlâ “O” şehri arıyor olsaydım eğer, o şehir mutlaka Varşova olurdu, bundan eminim. Bir daha gidersem kalacağım otel de belli zaten. 🙂

Buradan da kalkıp Bratislava’ya geçtik. Artık o şehir de bir sonraki yazının konusu.

Varşova hakkında sizin de söyleyecekleriniz varsa, yorumlarınızı;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Adam kızları götürüyor ya!?” diye düşünerek içinizde tutup kendinizi yiyebilir,
  • Ask.fm’e gelerek “Sen seksten, kızlardan başka bir şey bilmez misin?!” diye gönderip beni bozmaya çalışarak keyfinizi yerine getirmeye çalışabilirsiniz. (Gelme garantili.)
BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

  • Ahmet

    çok pis özendim 🙁

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: