Anasayfa / Seyahat, Gezi ve Interrail / Üşü ile Interrail: Bratislava’da İki Türk!

Üşü ile Interrail: Bratislava’da İki Türk!

4,5 gündür Varşova’daydık ve bu harika şehirden çıkmayı hiç istemiyorduk. Bir sonraki durağımız olan Bratislava’da iki gün duracaktık; biz bunu bir güne düşürdük ve bu şekilde Varşova’da kalabileceğimiz kadar kaldık. Bratislava’dan sonra da Prag’a gideceğimiz için (ve 30 Ağustos günü Prag’da oynanacak UEFA Süper Kupa maçına denk gelip o atmosferi yaşayabilmek adına bunu özellikle planladığımız için) bir noktadan sonra oradan ayrılmak zorundaydık. Nihayet gitme vakti geldiğinde pencereden bu güzel şehre son kez baktım. Sonunda tren hareket etti ve içimiz buruk bir vaziyette Varşova’dan ayrıldık.

Elbette yeni bir şehir görecek olmanın heyecanı ile kendimizi avutabiliyorduk. Bratislava bizim umutlu olduğumuz şehirlerden biriydi, özellikle kızları konusunda bize çok fazla övülmüştü. Facebook’taki interrail gruplarından, interrail forumlarından ve Ekşi Sözlük’ten okuduğum kadarıyla da en çok altı çizilen nokta şehirdeki kızların çok güzel oluşuydu. Gerçi bu bizi çok fazla heyecanlandıran bir durum değildi artık, zira hem artık üstümüzde yorgunluk emareleri baş göstermeye başlamıştı, hem de gezdiğimiz şehirlerde binlerce güzel kız görmüştük ve “Bu gördüklerimizden daha güzel kızlar nasıl var olabilir?” diye düşünüyorduk artık. Yine de nasıl bir atmosferle karşılacağımızı merak etmiyor değildik tabii ki. 🙂

Şehre sabahın erken saatlerinde varacaktık. Trende uykumuzu yeterince alamadığımız için “İstasyonda çantalarımıza başımızı yaslayıp bir iki saat uyuruz” diye düşünüyorduk. Şehre vardığımızda perdeyi aralayıp pencereden dışarıya baktım, yağmur yağıyordu. Tren perona yanaştıktan sonra trenden hemen inip koşarak tren istasyonuna girdik. İstasyona girer girmez hayal kırıklığına uğramıştık; yolculuğun başından beri gördüğümüz en kötü tren istasyonuydu burası. Binası eskiydi, çok bakımsızdı ve oldukça da küçüktü. Duvarlarında asılı olan ilanlar bile 2006 yılına falan aitti. İstasyonun tek artısı şuydu: Ücretsiz wi-fi. Ben hostel rezervasyonumuzu zaten Varşova’dayken yapmıştım. Ama check-in saati bütün hostellerde olduğu gibi öğleden sonraydı ve biz de bu saati bir şekilde beklemek zorundaydık. Ben de bir köşeye çöktüm ve internete bağlanıp McDonalds’ların yerlerine bakmaya başladım. Gider, kahvaltı yaparız, sonra da bir kahve alıp check-in saatine kadar orada vakit geçiririz diye düşünüyordum. Bu sırada arkadaşım sigara içmek için dışarı çıkmak istedi. O ayağa kalkarken ben de telefondan başımı kaldırıp kapıya doğru baktım. İşte tam o anda istasyonun içinde dolaşan o korkunç yaratığı fark ettim: Beyaz Bela.

8132226931_32985d9f20_z[1]

Bratislava tren istasyonu.

Hayır, bu bir böcek ya da başka bir şey değildi, bir insandı! Ama öyle bir insan düşünün ki, kadın mı, erkek mi anlayabilmeniz mümkün değil: Ayakları ufacık, boyu da kısa ve bu haliyle bir kadını andırıyor ama yüzünde de belli belirsiz bir bıyık var! Bıyığı simsiyah, saçları da bembeyaz. “Ee, beyazı anladık da, bunun nesi bela?” diye düşünebilirsiniz. Adamın (ya da kadının) yüzü o kadar korkunç ki 6 yaşında bir çocuk görse 16 hafta psikologdan çıkamaz! Bakın, asla dalga geçmek için söylemiyorum, ama ben bu tipi görünce resmen korktum ve arkadaşın kolundan tutup, “Dur!” dedim, “Gitme! Sakın gitme! Beni sakın bırakma!” İzin vermedim sigara içmesine! Beyaz Bela etrafta dolaşırken beni yalnız bırakmasına müsaade edemezdim! Belki 20 dakika Beyaz Bela’nın cinsiyeti hakkında tartıştık. Hâlâ konusu açıldığında tartışıyoruz ve bir karar verebilmiş değiliz. Uzun lafın kısası, Beyaz Bela’nın korkusundan istasyonda uyuyamadık. (Düşündükçe hâlâ ürperiyorum!) Yağmur yağdığı için istasyondan da çıkamadık, tıkıldık kaldık içeride! Yaklaşık 1,5 saat kadar sonra yağmur diner gibi oldu. Biz de fırsat bu fırsat deyip attık kendimizi dışarı.

Şehre dair ilk izlenimim çok kötüydü. Etraftaki tabelalar eski, önümüzden geçen otobüslerin çoğu da döküntüydü. Varşova’dan sonra nereye geldik diye kendimize soruyorduk. Yürüyerek şehrin meydanına kadar indik. Gerçekten çok küçük bir şehre benziyordu ve büyük beklentilerle geldiğimiz için epey hayal kırıklığına uğramıştık. Bu hayal kırıklığının yanı sıra karnımızın da iyiden iyiye acıkmaya başladığını hissetmiştik. Google Maps’e göre McDonalds nehir kenarında bir yerde görünüyordu ama kilometrelerce yürüdüğümüz halde orayı bulamadık. (Meğer şehir meydanında birbirine yürüme mesafesinde olan 3-4 tane şubeleri varmış.) Biz de bir Subway bulup orada karnımızı doyurduk. Karnımız doyduktan sonra internete girmek istediğimizde internetin şifreli olduğunu gördük. Ama kendimizi o kadar yorgun hissediyorduk ki kalkıp kasadaki kadına internet şifresini soracak enerjiyi bile kendimizde bulamamıştık. “Kanka sen kalk”, “Hayır sen kalk”, “Süper enerjik görünüyorsun, sen kalk!”, “Enerjik mi? Şimdi masaya kafamı koysam 12 saat kıpırdamadan uyurum. Sen kalk” diye dakikalarca birbirimizle tartıştıktan sonra çözümü internete girmekten vazgeçmekte bulduk! Sonra ben sıkıldım, şifreyi deneye deneye bulmaya karar verdim. İlk kelimemi yazdım: “Subway”. Ve çat diye bağlandım. 🙂

Birkaç saat orada takıldıktan sonra hostele geçtik. Hostelimizin ismi Hostel Petit’ti. Diğer şehirlerdeki ücretlere göre biraz fazla para ödemiştik ama odamızda banyo vardı ve yataklarımız da inanılmaz konforluydu. O gün Fenerbahçe’nin CAS davasının sonucu da açıklanmıştı. Bir saat kadar arkadaşlarımızla internette onun geyiğini yaptıktan sonra kafayı vurup yattık. Ve öyle güzel bir uyku çektik ki anlatamam size. Bedenen yorulduğumuzu ilk olarak Bratislava’da fark etmiştik. Arkadaşım Split’te kumlara yattığımız günden beri hasta hasta dolaşıyordu zaten. Ben ondan hastalık kapmamak için çok fazla önlem aldım, direnebildiğim kadar da direndim ama Varşova’dayken o soğuğun içinde şifayı ben de kaptım. İkimiz de bir yandan hasta olduğumuz için bu uykuyu çekmek ikimizin de bünyesine iyi gelmişti, güzel dinlendik. Akşam olunca da hazırlanıp dışarı çıktık.

İstanbul'da bunlardan neden yok?!

İstanbul’da bunlardan neden yok?!

Bratislava’ya gelirsek, aslında şehir olarak bir olayı yok. Ufak, 460 bin nüfuslu bir şehir burası. Şehrin tek olayı Obchodná denilen, içinden tramvay geçen ve bizim İstiklal Caddesi’ni andıran (elbette onun trilyonda biri bile etmez) bir cadde ve onun girişinin karşısında bulunan Old Town bölgesi. Bütün mekanlar, barlar bu bölgede bulunuyor. İçki fiyatları diğer şehirlere kıyasla biraz daha pahalı olsa da elbette Türkiye’ye göre çok daha ucuz. Biz burada Zlaty Bazant denen yerel biralarından içtik, tadı oldukça lezizdi. Slivovice ve Hruškovice (Slivovitse ve Hruşkovitze okunur) içmemizi ve Trdelnik yememizi de önermişlerdi ama biz bunları orada değil, Prag’da denemeye karar verdik. Ama siz Prag’a gitmeyecekseniz ve yolunuz Bratislava’ya bir şekilde düşerse bunları burada mutlaka deneyin.

Şehrin barlar sokağı dar ve genelde maç izlenen mekanlar tarzında. Bir tane rock club gibi bir yer vardı fakat ufak geldiği için girmek istemedik. Kendimizi yorgun hissettiğimiz için çok fazla takılmadık zaten, biraz şehri dolaşıp uyumak için hostele geri döndük. Bu gezmeler sırasında şehrin içinde bir kuyu gördük. Bu kuyuya yuvarlak bir baca yapılmış, bacanın da üstü cam ile kapatılmıştı. Camın üzerinde de oranın tarihi önemini anlatan bir yazı yazıyordu. Okuduğumda oranın oldukça eski bir tünel olduğunu ve bizimkiler burayı fethetmeye geldiğinde Slovakların bu tünelin içinde günlerce saklandığını gördüm. Ondan sonra bunlar neden Türkleri sevmiyor diye söyleyip dururlar! Yahu, Zagreb’te her gün top atıyorlar Türklerden kurtulduk diye, burada da şehrin göbeğindeki kuyuyu muhafaza ediyorlar adamlar. Her yerde ismimiz, her karakolda resmimiz var anasını satayım, tabii ki sevmezler bizi!

Şehre gelirsek, şehir en fazla 3 saatte bitirilebilecek kadar ufak bir yer. Zaten gece hayatı da hiç hareketli değil. Yolunuz düşmezse gezip görmek için gelmenizin bile anlamı yok buraya. Lübliyana’nın daha fakir ve bakımsız versiyonu gibi bir şey. Bir de şunu gördüm, Slovaklar biraz anlama problemi yaşıyor galiba. Para üstü verirken, menü sipariş ederken söylediğim şeyi anlamakta çok zorlandılar. Tavuk menüsü diyorum, et getiriyor herif. Ketçap diyorum, tepsiye getirip su koyuyor. En son içecek olarak Ice Tea isteyecektim de buz ve çayı ayrı ayrı getirecekler diye çekindim resmen, o derece! Birkaç blogda ve Ekşi Sözlük’te de bu konudan bahseden bir iki kişi olmuş, aman dikkat diyorum. Hamburger yiyecekken mantarlı tavuk sote falan koymasınlar önünüze. 🙂

Gelelim çok merak edilen konuya: Bratislava kızları. Arkadaşlar, Bratislava kızlarının güzel olduğunu mutlaka bir yerlerden duymuşsunuzdur. Şimdi size çok ciddi bir açıklama yapıyorum: Benim yanımda Bratislava kızlarına “Güzel” diyen insan bundan sonra abazan olarak nitelendirilecektir, bilginize. Bu kızlara güzel demek imkansız. Elbette tek tük güzel hatunlara denk gelebilirsiniz ama böyle bir genelleme yapmak için gerçekten 28 yıl kadın görmeden yetişmiş olmanız lazım. Yemin ediyorum Türk kızları on kat güzel ve bakımlı bunlardan. Hele ki Sofya kızlarını, Belgrad kızlarını, Varşova kızlarını görmüş bir insan evladı olarak bunlara güzel demem imkansız. Bakın, erkekleri fena değildi. Ama kadınları kesinlikle overrated, hatta over oğlu overrated. Bu da kulağınıza küpe olsun. Çok ciddiyim, “Bratislava kızları” diye başlayan övücü cümleler duymayayım sizden, yakarım!

Sabah olduğunda checkout yaptıktan sonra tren istasyonuna gitmek için Suché mýto denen caddeye çıktık. Sonra buradan biraz önce bahsettiğim Obchodná’ya kadar indik. Bu inişimiz sırasında, abartmıyorum, sokaklarda toplam 4 kişi gördük. Bu sırada da saat sabah 9 – 9:30 civarıydı. Şehrin ne kadar boş olduğunu siz düşünün. Belki kışın böyle değildir, bilemiyorum. Belki öğrenciler geldikten sonra şehir canlanıyordur, belki Erasmus için gelinebilecek bir yerdir. Yine de beklediğim şeyi kesinlikle bulamadım Bratislava’da. Keşke Çekoslovakya bölünmeseymiş diye defalarca düşündüm, özellikle de Prag’ı gördüğüm zaman. Aynı şeyi Hırvatistan, Sırbistan ve Slovenya’yı dolaşırken de Yugoslavya için düşünmüştüm. Bir arada ve daha güçlü yaşamak varken ne diye bölünürsün ki? Kötü politikacılardan, askerlerden ve etnik çekişmelerden nefret ediyorum. Biliyorsunuz, bizim ülkemiz de bu bölünme tehdidini yaşıyor uzun zamandır. Buyurun, hazırda bölünmüşü var işte, gidip Slovakya’yı gezin. Göreceksiniz ki bölünmek çözüm değil, aksine birleşip daha çok güçlenmek lazım. Elimizde bir tane Türkiye var işte, bölünmek yerine onu iyileştirmeye çalışalım.

Bizim için güzel bir dinlenme noktası oldu Bratislava. Ayrıca burayı görmemiş de olmadık hayatımızda. Yine de çok eğlendiğimizi, süper vakit geçirdiğimizi söyleyemem. Gittik, gezdik ve çıktık işte. Prag’da ise buradakinden çok daha farklı bir manzara ile karşılaşacaktık. Ama bunun için bir sonraki yazıyı beklemelisiniz.

Bratislava’ya gideceklere son bir not: Beyaz Bela’ya dikkat! Tabii eğer kâbus görmek istemiyorsanız… (Bir aydır doğru düzgün uyku uyuyamıyorum. 🙁 )

Bratislava hakkında sizin de söyleyecekleriniz varsa, yorumlarınızı;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Bıratisılava’da gözel garı yohmuymuş la!?” diye düşünerek içinizde tutup kendinizi yiyebilir,
  • Ask.fm’e gelerek “Sen seksten, kızlardan başka bir şey bilmez misin?!” diye gönderip beni bozmaya çalışarak keyfinizi yerine getirmeye çalışabilirsiniz. (Gelme garantili.)
BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: