Anasayfa / Seyahat, Gezi ve Interrail / Üşü ile Interrail: Beş Dakikada Lübliyana

Üşü ile Interrail: Beş Dakikada Lübliyana

Split gibi güzel bir şehirden ayrılmanın büyük hüznü ile yeni bir şehir görecek olmanın tatlı heyecanı arasında gidip gelen tuhaf bir ruh hali ile vardık Lübliyana’ya. Oraya giderken neyle karşılaşacağımızı aşağı yukarı biliyorduk: Küçük bir şehir, güzel kızlar ve abartılı olmayan bir gece hayatı. Gittiğimizde ise şunu gördük: MİNİCİK bir şehir, ÇOK güzel kızlar ve OLMAYAN bir gece hayatı. 🙂

Şehir o kadar küçük ki, şehir haritasında şehir merkezini ortalayan üç büyük çember bulunuyordu ve en dışta olan çember yürüyerek 15 dakikalık mesafeyi gösteriyordu. Buraları yürüdüğünüzde de zaten şehirde gezilecek bir yer kalmıyor. Bu son çemberin biraz daha dışında kalan bölgeleri de zaten şehir diye tanımlamazsınız. İşte o kadar ufak bir yer Lübliyana. Şehrin nüfusunun yaş ortalaması da inanılmaz yüksek. Öyle ki şehrin sokaklarında kısa bir tur attıktan sonra -dünyanın her yerinde artan şehir nüfuslarının aksine- Lübliyana’daki nüfusun 100 sene sonra en azından yarılanacağını düşünmemek mümkün değil. Belki de bütün gençler yurtdışına tatile gitmişti, bilemiyorum. (Gerçi koca şehirde 60.000 öğrenci varmış. Hepsi şehirde kalsa ne olur?)

Peki bu şehirde yapılacak ünlü şeyler neler mi? Örneğin şehir pazarında çok ünlü bir süt makinesi var, hemen hemen her interrailci de bilir onu. Başka bir şehirde benzer bir örneğine hiç rastlamadım. Şişeyi 20 cente makinenin hemen yanından alıp içine istediğin kadar taze süt dolduruyorsun ve içiyorsun. Afiyetle o sütü içtik, enfesti. Sokakta ip üstüne asılmış duran ayakkabıları; şehri ikiye bölen nehri, üzerindeki köprüye Now You See Me filminin son sahnesindeki tarzda asılmış olan asma kilitleri ve o ünlü ejderha heykelli köprüyü gördük. Ardından da kaleye çıkıp yukarıdan şehri izledik. Son olarak nehrin kenarındaki mekanlardan birine gidip oturduk ve akşam kalkacak trenimizin saatini beklemeye başladık. Zaten yapılacak başka bir şey de yok burada. Bir şehir düşünün ki anlatılacak en önemli şeyi pazarındaki süt makinesi olsun. Daha ne diyebilirim ki? 🙂

Yine de Slovenya’nın MUHTEŞEM bir doğaya sahip olduğunu söylemem gerek. Hırvatistan’dan çıkar çıkmaz kısa sürede etraf daha da bir yeşil oldu ve harika bir manzara eşliğinde yolculuk yapmaya başladık. Lübliyana’ya yaklaştıkça bu manzara iyice muhteşemleşti. Nehirler, renk renk minik dağ evleri derken benim gibi bir beton dostu, doğa düşmanı (yanlış anlaşılmasın, “doğa kirleten” şeklindeki bir düşmanlık değil, “köye gitmekten nefret eden” biçiminde :)) adam bile gözlerini tren camından alamadıysa doğasever bir insan bu ülkeyi kesinlikle görmeli. Ama aradığınız büyük bir şehir, renkli bir gece hayatı ve hareket ise sizin yeriniz Lübliyana değil.

Huzurlu ve temiz bir şehir aslında Lübliyana.

Bir sonraki şehrimiz Viyana’ydı. Trenimizin saati yaklaşınca kalkıp istasyona gittik. Tren istasyonunda dolapların olduğu bölüm yanılmıyorsam 24 saat açık. Bu hiç belli olmuyor, mutlaka çıkarken kontrol etmek gerek. (Örneğin Split’te 10’da kapanıyordu.) Biz kontrol etmeden çıkmıştık. Saat geç olduğu için çantalarımız dolapta kalacak diye bir korku yaşasak da kapının açık olduğunu görüp rahatladık.

Telefonumdaki Rail Planner uygulamasına göre (ki muhteşem bir interrail uygulamasıdır) çoktan gelmiş olması gereken tren bizi peronda uzun süre bekletti. O sırada, 2 liralık eşofman giymiş, sokak çocuğuna benzeyen ve İbrahim Tatlıses gibi öpüşen bir tip tarafından dakikalarca öpülen bir kız yanımıza gelip trenle ilgili bir soru sordu. Sonra bir iki soru daha sordu ve derken pat diye yanımıza çöküverdi. Tamam, yeni insanlar tanımaya bayılırım. Ama bu kız cidden ümitsiz vakaydı çünkü inanılmaz boş konuşuyordu. Biz de bir iki cümle konuştuktan sonra “he” deyip geçtik. Kız hemen bizim yanımızdaki ikiliye gitti ve onları dakikalar boyu öyle bir kilitledi ki aman aman, düşman başına. İşte bu gibi durumları önceden sezip çabuk savuşturmak çok önemlidir. Aynı kızı tren aktarması yaptığımız yerde sağa sola kusarken tekrar görecektik. Ne(ler) içtiyse artık. 🙁

Tren aktarması demişken, bize Rail Planner’ın gösterdiği güzergah yanlış çıktı ve aktarma yapmamamız gereken bir trende aktarma yaptık. Fakat bundan önce çok fazla anlatılacak şey var.

İlk bindiğimiz tren hınca hınç doluydu. Biz oturacak yer bulabilmek umuduyla birbirimizle konuşarak etrafa bakınırken deliye benzer bir tip bize dönüp, “Siztemi Türgsüğüz?” diye sordu. Kobra Takibi’ndeki Semih’in 25 kilo alıp 7 ay çöplükte yaşamış halini andırdığı için aramızda o andan sonra Semih diye anacağımız bu tip, yarı açık gözleri ve burnunda belli belirsiz görünen sümüğü ile korkunç bir adamdı.

Oturacak bir yer bulamayıp vagonun ön bölümünde beklemeye başladık. Elbette Semih de yanımızda bekliyordu. Üç, dört dakika sonra kontrolör geldi. Doğru düzgün Türkçesi olmadığı gibi yabancı dilinin de olmadığını anladığımız Semih kontrolöre el kol hareketleri yaptıktan sonra “KAÇ PARA?!” diye öyle bir bağırdı ki bir anda vatanımdan milletimden soğudum. Herifin dili yok! “Yoksa parası da mı yok?” derken en azından bilet alacak parasının olduğunu görüp rahatladık. “Başkası adına utanmanın daha da ötesi var mıdır acaba?” diye düşünerek koridor tarafına geçmiştik ki, beş dakika sonra Semih kapının diğer tarafında bir koridor dolusu insanın bakışları arasında maymun gibi eğilerek fıstık yemeye başladı. Şaka yapmıyorum, %100 gerçek.

Yine de Semih’ten daha büyük bir problem vardı karşımızda: Oturacak kuşet bulamamıştık. Son çözüm olarak koridora yatmaya karar verdik. İki büklüm şekilde kıvrılıp kafamızı çantalarımıza koyduk. Bir tüyo: Koridorda yatma ihtimaline karşı plaj havlunuzu her zaman çantanızın en üstlerinde, ulaşabileceğiniz bir noktaya koyun. Çünkü onu yatarken çıkarıp altınıza sereceksiniz.

Saatlerce iki büklüm şekilde tren koridorunda süründükten sonra bir durakta bütün yolcuların aşağı indiğini fark ettik. Bizi başka bir trene alıyorlardı. (Rail Planner böyle demiyordu ama.) Biz bir süre bu trende de yerde yatmak zorunda kaldık. Bir durak sonra sanırım arkaya birkaç vagon daha bağlandı ve hep beraber kalkıp buradaki boş koltuklara yerleştik. Orada çektiğimiz uyku da bizi biraz olsun kendimize getirdi.

Zor bir yolculuktan sonra Viyana’ya vardık. Muhteşem bir tren istasyonu bizi karşıladı Viyana’da. Sofya, Belgrad, Zagreb, Split ve Lübliyana tamam, hiç fena değillerdi ama bu şehir gerçekten ilk defa gerçek bir medeniyet görmüşüz hissi verdi bize. Artık bunu da bir sonraki gönderide anlatırım. Bu arada uzun süredir yazı gönderemiyordum; gecikme için kusura bakmayın. Merak etmeyin, bir daha olmaz. 🙂

Lübliyana hakkında sizin de söyleyecekleriniz varsa, yorumlarınızı;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Sen nerdesin kaç gün!?” diye tepki vererek bana aktarabilir;
  • Ya da bunu gerçekten çok isteyerek, düşünce gücünüzle evrene mesaj gönderip bir sonraki şehirde benden size meydanda buluşma sözü gelmesini sağlayabilirsiniz. (Gelme garantili.) (Aynı espriyi bir daha göndermenin zevki de bambaşka.)

Üşü geri döndü ulen!

BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: