Anasayfa / 2013 / Eylül

Aylık Arşiv: Eylül 2013

Üşü ile Interrail: Bratislava’da İki Türk!

4,5 gündür Varşova’daydık ve bu harika şehirden çıkmayı hiç istemiyorduk. Bir sonraki durağımız olan Bratislava’da iki gün duracaktık; biz bunu bir güne düşürdük ve bu şekilde Varşova’da kalabileceğimiz kadar kaldık. Bratislava’dan sonra da Prag’a gideceğimiz için (ve 30 Ağustos günü Prag’da oynanacak UEFA Süper Kupa maçına denk gelip o atmosferi yaşayabilmek adına bunu özellikle planladığımız için) bir noktadan sonra oradan ayrılmak zorundaydık. Nihayet gitme vakti geldiğinde pencereden bu güzel şehre son kez baktım. Sonunda tren hareket etti ve içimiz buruk bir vaziyette Varşova’dan ayrıldık.

Elbette yeni bir şehir görecek olmanın heyecanı ile kendimizi avutabiliyorduk. Bratislava bizim umutlu olduğumuz şehirlerden biriydi, özellikle kızları konusunda bize çok fazla övülmüştü. Facebook’taki interrail gruplarından, interrail forumlarından ve Ekşi Sözlük’ten okuduğum kadarıyla da en çok altı çizilen nokta şehirdeki kızların çok güzel oluşuydu. Gerçi bu bizi çok fazla heyecanlandıran bir durum değildi artık, zira hem artık üstümüzde yorgunluk emareleri baş göstermeye başlamıştı, hem de gezdiğimiz şehirlerde binlerce güzel kız görmüştük ve “Bu gördüklerimizden daha güzel kızlar nasıl var olabilir?” diye düşünüyorduk artık. Yine de nasıl bir atmosferle karşılacağımızı merak etmiyor değildik tabii ki. 🙂

Şehre sabahın erken saatlerinde varacaktık. Trende uykumuzu yeterince alamadığımız için “İstasyonda çantalarımıza başımızı yaslayıp bir iki saat uyuruz” diye düşünüyorduk. Şehre vardığımızda perdeyi aralayıp pencereden dışarıya baktım, yağmur yağıyordu. Tren perona yanaştıktan sonra trenden hemen inip koşarak tren istasyonuna girdik. İstasyona girer girmez hayal kırıklığına uğramıştık; yolculuğun başından beri gördüğümüz en kötü tren istasyonuydu burası. Binası eskiydi, çok bakımsızdı ve oldukça da küçüktü. Duvarlarında asılı olan ilanlar bile 2006 yılına falan aitti. İstasyonun tek artısı şuydu: Ücretsiz wi-fi. Ben hostel rezervasyonumuzu zaten Varşova’dayken yapmıştım. Ama check-in saati bütün hostellerde olduğu gibi öğleden sonraydı ve biz de bu saati bir şekilde beklemek zorundaydık. Ben de bir köşeye çöktüm ve internete bağlanıp McDonalds’ların yerlerine bakmaya başladım. Gider, kahvaltı yaparız, sonra da bir kahve alıp check-in saatine kadar orada vakit geçiririz diye düşünüyordum. Bu sırada arkadaşım sigara içmek için dışarı çıkmak istedi. O ayağa kalkarken ben de telefondan başımı kaldırıp kapıya doğru baktım. İşte tam o anda istasyonun içinde dolaşan o korkunç yaratığı fark ettim: Beyaz Bela. Devamını Oku »

Üşü ile Interrail: “O” Şehir… Varşova.

Geleceği kurgulamaya ve sürekli yarınla ilgili planlar yapmaya çalışmaktansa spontane yaşamayı ve anın tadını çıkarmayı daha çok seviyorum. Sürekli bir gelecek kaygısı içinde kendini harap eden bir insana nazaran çok daha fazla mutlu olmak ve hayattan daha fazla keyif alabilmek de ancak bu şekilde mümkün olabiliyor bence. Bu durumu fark ettiğim andan bu yana yarın başıma ne geleceği de çok fazla umurumda değil artık. Uzun zamandır bu konuda tek düşündüğüm şey, ne olursa olsun suyun mutlaka bir şekilde yolunu bulduğu. Yine de çocukluğum boyunca bunun daha huzur verici bir seçenek olduğunun farkında değildim, bu nedenle -biraz da mühendis bir babadan miras kalan bir detaycılıkla- hep bir şeyleri planlayarak ve geleceğimi düşünerek yaşadım. “Bugünü” neredeyse hiç düşünmedim; onun yerine, bugün biraz mutlu olmaktansa yarın çok daha fazla mutlu olmayı tercih ederek kendimi düşünceler arasında boğdum. Bugün, kendimi plansız yaşayarak çok daha huzurlu hissediyorum ve böyle düşündüğüm için yarın da bu keyfimin kaçmayacağını biliyorum.

Hayatım boyunca kurduğum planlar arasında yurtdışında bir süre yaşamak vardı. Bu yüzden üniversitedeyken bir öğrenci değişim programıyla Madrid’e gidip bir yıla yakın bir süre yaşadım; fakat bu tecrübe beni kesmedi. Bundan sonraki durağımın neresi olacağını görmek için tek başıma 10 günlük bir interrail macerasına çıktım. Milano’yu, Paris’i, Brüksel’i, Mannheim’ı, Berlin’i ve Amsterdam’ı gezdim. Bunların hepsi güzel şehirler olsa da hepsi için asıl düşüncem şu oldu: “Bunların hiçbirisi benim için ‘O’ şehir değil”.  “O” şehir derken, yaşamak isteyebileceğim ve bana uygun olabileceğini düşündüğüm bir şehirdi kastettiğim. Arayışım, keşfetmeye çalıştığım şey buydu. Bu nedenle yolculuğumun ortalarından itibaren aklımdan en çok geçen şey aynı yolculuğun bir benzerini de Doğu Avrupa şehirlerini gezmek amacıyla tekrarlamaktı. Böylece hem Avrupa’nın çoğu önemli şehrini gezmiş olacaktım, hem de hayattaki bir sonraki durağımın hangi şehir olabileceğini düşünecektim. İlk interrailimi, gezmek istediğim Doğu Avrupa şehirlerini haritada işaretleyip, “Gelecek yaz, bu sefer yanıma iyi bir arkadaşımı alarak bu şehirleri gezmeyi düşünüyorum” diye günlüğüme not düşerek bitirdim.

Türkiye’ye döndükten sonra kendimi neden iyi bir gelecek için bu kadar hırpaladığımı düşünmeye başladım. Bunları düşünmeye başladıkça da kafamdaki gelecek planlarının hepsinden birer birer koptum. Doğu Avrupa interraili de her zaman kafamda olan planlardan biriydi ve beraber gideceğim arkadaşımı da ikna etmeyi başarmıştım aslında, ama bu “plancılıktan” kurtulduğum andan itibaren bu macera benim için bir eğlence ve kafa dağıtma şekline doğru evrildi. Bu sırada bir yanda üniversiteden mezun olmaya çalıştığım için kafam çok meşguldü, derslerim çok ağırdı ve Madrid’teki hayatımdan sonra Türkiye’de yaşamak bana hiç keyif vermiyordu. Ben de ne zaman bir sınav kötü geçse ya da kahve içerek ders kitapları başında sabahlasam kendimi Interrail ile avutmaya başladım. Sonunda okul bitti, başarıyla mezun oldum ve okul biter bitmez Interrail biletimi alıp vizeye başvurdum. (Vizemi aldığım ülke de, tesadüfe bakın ki, Polonya’ydı.) Devamını Oku »

Üşü ile Interrail: Buraya Viyana Kapıları Esprisi Gelecek.

Lübliyana’dan Viyana’ya doğru gelirken gece orada kalıp kalmayacağımız hakkında bir fikrimiz yoktu. Hostel rezervasyonu yapmamıştık. Gidip, şehri görüp, ışık gördüğümüz takdirde bir gün daha kalmayı uygun gördük. Berbat bir yolculuktan sonra Viyana’ya vardığımızda Sofya’da, Belgrad’da, Zagreb’de, Split’te ve Lübliyana’da sınırlı ölçüde görebildiğimiz bir şeyi bütün çıplaklığıyla karşımızda bulacaktık: Medeniyet. Adamlar öyle bir tren istasyonu yapmış ki iç mimarisinin bizim Atatürk Havalimanı’ndan farkı yok. Daha ayağımızı basar basmaz şehirdeki Almanyavari düzen hemen dikkatimizi çekti. Çantalarımızı dolaba koyup kilitledikten sonra şehri gezmeye başladık.

Hemen hemen her şeyi güzel Viyana’nın. Mimarisi harika, şehri düzenli, insanları gayet medeni. Şehrin tek problemi var, o da içinde çok fazla Türkün yaşıyor olması. Öyle ki, Türkçe duymadan bir sokağın bir ucundan diğer ucuna yürümek çoğu zaman mümkün olmuyor. Bu sizin için bir problem mi bilmiyorum. Kimisi bu durumdan hoşlanabilir, “Ne güzel, gurbet gibi olmaz” gibi düşünebilir. Kişisine göre değişen bir şey bu. Ama benim hoşuma gitmiyor her yerde Türk olması çünkü bunların önemli bir kısmı nerede nasıl davranacağını bilmiyor ve bu adamlar yüzünden yabancılar da size ön yargı ile bakıyorlar. O ön yargıyı kırmakla uğraşmak da çok zor oluyor. Devamını Oku »

Üşü ile Interrail: Beş Dakikada Lübliyana

Split gibi güzel bir şehirden ayrılmanın büyük hüznü ile yeni bir şehir görecek olmanın tatlı heyecanı arasında gidip gelen tuhaf bir ruh hali ile vardık Lübliyana’ya. Oraya giderken neyle karşılaşacağımızı aşağı yukarı biliyorduk: Küçük bir şehir, güzel kızlar ve abartılı olmayan bir gece hayatı. Gittiğimizde ise şunu gördük: MİNİCİK bir şehir, ÇOK güzel kızlar ve OLMAYAN bir gece hayatı. 🙂

Şehir o kadar küçük ki, şehir haritasında şehir merkezini ortalayan üç büyük çember bulunuyordu ve en dışta olan çember yürüyerek 15 dakikalık mesafeyi gösteriyordu. Buraları yürüdüğünüzde de zaten şehirde gezilecek bir yer kalmıyor. Bu son çemberin biraz daha dışında kalan bölgeleri de zaten şehir diye tanımlamazsınız. İşte o kadar ufak bir yer Lübliyana. Şehrin nüfusunun yaş ortalaması da inanılmaz yüksek. Öyle ki şehrin sokaklarında kısa bir tur attıktan sonra -dünyanın her yerinde artan şehir nüfuslarının aksine- Lübliyana’daki nüfusun 100 sene sonra en azından yarılanacağını düşünmemek mümkün değil. Belki de bütün gençler yurtdışına tatile gitmişti, bilemiyorum. (Gerçi koca şehirde 60.000 öğrenci varmış. Hepsi şehirde kalsa ne olur?) Devamını Oku »

Interrail Sonrası Hisler ve Uzun Süredir Neden Yazmadığım Üzerine…

Sofya’da, daha Interrail’deki ilk sabahımızda kahvaltı yaparken, yola beraber çıktığım arkadaşıma şöyle demiştim: “Oğlum, bitiyor. Al işte, ilk gün bitti. Çok yakında eve döneceğiz.” Aynı cümleyi Belgrad’da ve Split’te de söyledim. Split’i kafamızda bir mola yeri gibi düşündüğümüz için ondan sonra zaten kafamızın içinde hep bir hüzün oldu, bir kenarda saklandı ve her mutlu anımızda, “Bütün bu güzel günler bitecek lan…” diye canımızı alttan alta acıtmaya devam etti. Geldiğim gün olacakları da çok iyi biliyordum: Oturduğumuz yerde yeni açılan bir kafeyi arkadaşlarımla kontrol edecek, sonra sırasıyla hep gidip yemek yediğimiz iki yere uğrayacak ve ardından berberime gidecektim. Bütün bunları yaptım. Maceralarımızı anlattık, gülüştük ve sonra birbirimize bakarak şöyle dedik: “Eee, şimdi ne olacak?”

Bunu dediğimiz andan itibaren, ki bu Salı akşamına denk geliyor, korkunç bir depresyona girdik ikimiz de. Bunun yüzünden blog yazamadım bir türlü. Halbuki hakkında yazı yazacak daha bir sürü şehir vardı. Bir de üzerine Pazar akşamı kız kardeşimin nişanının olduğunu söylediler, iyice mahvoldum. Biliyorsunuz, beni bu evlilik tiyatroları gerim gerim geriyor. Olmak istemediğim yerlerde bulunmaktan da nefret ederim. Bütün bunların bir araya gelmesi beni mahvetti işte. Ama kendimi toparlamak zorundayım. Yazmak bana en iyi ilaç zira. O yüzden şimdi hissettiklerimi size aktarmak istiyorum. Bu yazıyı yazdıktan sonra birkaç şehir incelemesi daha göndereceğim sanırım. Blogu çok boşladım ve bunu bir yerde kesmem gerekiyor.

Peki neden Türkiye beni depresyona soktu? En önemli sebebi şu: Kimm Kanunu. Bunu anlatmak için bu yaz başında başımıza gelen bir olayı anlatmak zorundayım. Devamını Oku »

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.