Anasayfa / Seyahat, Gezi ve Interrail / Seyahat Etmenin Dayanılmaz Hafifliği

Seyahat Etmenin Dayanılmaz Hafifliği

Yaşadığımız ülkenin bir tür açık hava hapishanesi olduğunu düşünüyorum: İçine girmek pek de zor değil, çıkmak ise imkânsıza yakın. Tamam, Türkiye güzel ülke. Tamam, içinde dört mevsim de yaşanıyor ve doğal güzellikleri harika ama yine de sadece Türkiye’yi görmüş bir insan bununla nasıl yetinebilir ki?

Bugün ülkemizde sokaklarda dolaşan insanların geneline baktığınızda, çoğu insanın vize, uçak bileti masrafı, tecrübesizlik, dil bilmeme gibi problemler nedeniyle hayatında hiç yurtdışına çıkmamış olduğunu görüyorsunuz. Bu bana göre bizim insanımızın en büyük eksikliği. Diğer kültürleri tanımadan, diğer insanları anlayamazsın. Diğer insanları anlamadan da muhafazakârlığını ve kabuğunu kıramaz; dünya ile de kucaklaşamazsın. Batıyla farkımız işte tam da bu noktada başlıyor aslında.

Yukarıdaki fotoğrafı Ferdi Tayfur'dan Yaktı Beni parçası eşliğinde izleyiniz lütfen.

Ferdi Tayfur’dan gelsin: “Yaktı Beni.”

Batı insanının medeniyette bu denli ileri düzeylere gelmesinin en önemli sebeplerinden biri, oradaki gençlerin daha 16, 17 yaşlarındayken ailelerinin yanından ayrılıp trenden trene atlayarak Avrupa’yı ve diğer hatta kıtaları gezebilme şanslarının olması bana göre. Neredeyse hiçbirinde vize problemi yok. Uçak bileti fiyatları da oldukça uygun. O nedenle ben bu tür olaylara yurtdışındayken çok şahit oldum. Lisedeyken ailesinden “Ben bu çocuğun babasıyım ve kızımın hostelinizde konaklamasına müsaade ediyorum.” yazılı imzalanmış küçük bir not ve bir miktar da para alıp, “Ver elini Fransa, Almanya, Polonya!” yapmış pek çok İspanyolla, İtalyanla tanıştım. Onlar bana bu anılarını anlatırken ben sadece gülümsemekle yetinebiliyordum; zira onlar lisedeyken kızlı erkekli gruplarla bütün Avrupa’yı gezip bitirmişken ben ilk pasaportumu ancak 21 yaşımdayken alabilmiştim ve trajikomik olan asıl şey, bu yaşın Türkiye için gayet erken bir yaş olmasıydı. Evet, utanılası ama gerçek.

Bunun yanında, onlar bana kendi lise maceralarını anlatırken benim aklıma ülkemin gazetelerinde yer alan şöyle utanç verici haber küpürleri geliyordu:


“Gençlik Treni” projesinde kız-erkek ayrımı yaptıklarını anlatan Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, “Çocuklar geceyi trende geçiriyor, yataklı tren olmasından dolayı. 200 kişilik, kompartımanlar arası geçişin müsait olduğu bir trende güvenliği sağlayamam” dedi.

Bizim ülkemizdeki -özellikle ’80 Darbesi‘nden sonra başlayan- bu “dışa kapalılık” sendromunun aşılması için devlet desteğiyle bütün üniversite öğrencilerinin ve o yaşlardaki gençlerin çok uygun ücretlerle, vize derdi olmadan Avrupa’yı vızır vızır gezmesi sağlanması gerekirken, bizim hâlâ “Aman kızlar, erkekler aynı trende olmasın! Mazallah, öpüşebilirler bile!” diye önlemler almaya çalışmamız, bunun yanında, trenler dolusu erkeği, kızı ayrı ayrı trenlerle yola çıkarıp onlara Balkan ülkelerindeki iki üç tane Osmanlı çeşmesini, köprüsünü, musluğunu, ibriğini gösterip buraya geri getiriyor olmamız komik ve ezikçe geliyor bana.

Sözün özü, bu konuda bir devlet desteği olmadığı gibi, vize gibi diplomatik problemler ve o vizeyi alırken karşılaşılan belge hazırlama dertleri gibi ekstra sorunlar da mevcut. Zamanında yurtdışına kaçıp Türkiye’de olmayan şeyleri görüp gözlerimizin açılmaması için büyüklerimiz, paşalarımız, komutanlarımız gerçekten çok uğraşmış, elleri dert görmesin (!). Yine de, benim size tavsiyem, bence üniversite çağlarında ama olmadı mutlaka en azından 30’larınıza gelmeden dolaşabildiğiniz kadar çok ülkeyi dolaşıp, tanıyabildiğiniz kadar insan ve kültür tanımanız yönünde olacaktır. Bunun için o kadar da iyi düzeyde İngilizce bilmeniz gerekmiyor. Hatta inanın bana, temel düzeyde İngilizce bile bunun için yeterli.”Peki Üşü, anladık da, bunu nasıl yapacağız? O kadar parayı nereden bulacağız?” diyebilirsiniz, haklısınız. Aşağıda bununla ilgili size birkaç tüyo vereceğim:

Birincisi, Interrail ismindeki muhteşem şey. Interrail ismini bir yerlerden mutlaka duymuşsunuzdur ama duymadıysanız şöyle anlatayım: Bu, neredeyse bütün Avrupa’da geçerli olan sınırsız bir tren bileti gibi aslında. Şöyle açıklayayım: Örneğin bir aylık Global Pass Interrail bileti alıyorsunuz ve bununla Avrupa’daki bütün trenleri çoğu zaman ücretsiz veya çok cüzi rezervasyon ücretleri ile kullanabilmeniz mümkün oluyor. Bunun 22 günlük, 10 günlük, sadece bazı ülkeler veya tek bir ülke için geçerli olan (sadece İtalya içinde kullanılabilen bilet gibi) daha uygun opsiyonları da var. Bütçenize ve vaktinize göre birini seçiyorsunuz ve yolculuğunuza başlıyorsunuz. Hangi trene bineceğiniz, nerede ne şekilde konaklayacağınız tamamen size kalmış.

inter

Bakın, şu binayı tutar gibi poz vermek var diyorum işin ucunda!

Peki, diyelim bileti aldık. Peki konaklamayı nasıl yapacağız?

Bütçeniz gerçekten çok kısıtlıysa, Booking.com, Hostelworld gibi web sitelerinden bulacağınız 5 kişilik, 10 kişilik karışık hostel odalarında kalabilirsiniz. Buralardan korkmanıza gerek yok, ben Amsterdam’da birinde kalmıştım ve şans eseri İspanya’daki okulumda okuyan iki çocuk ile aynı odaya düşmüştüm. Tesadüfün bu kadarı! Cumartesi akşamı ne yapacağımı düşünüyordum, çıkıp onlarla eğlendim. Ertesi gün de yan yatağımdaki Kanadalı kız ile tanıştım ve onunla yemeğe çıktık. Sonra da Amsterdam klasiklerine daldık :). (Neyse, bunlar başka bir yazının konusu olsun :))

Kısacası bu ortamlar korkulacak yerler değiller, çünkü oralarda herkes sizin gibi maceracı ve eğlenceye aç insanlardan oluşuyor. Eşyalarınızı da küçük bir asma kilit atıp dolaba kilitlediğinizde, pasaport ve paranızı da yanınıza aldığınızda hiçbir güvenlik probleminiz kalmıyor. Bunun dışında, uyku tulumu ve mat alıp tren istasyonlarında, havaalanlarında veya parklarda uyumanız da mümkün. Bu şekilde hiç ücret ödemeden konaklama sorununu halledebiliyorsunuz. (Ben de bir keresinde parasızlıktan değil ama zorunluluktan Paris’te, Eyfel’in önündeki parkta yatmıştım :)). Eşyalarınızı ne yapacağınızı soruyorsanız, orası da çok kolay. Tren istasyonlarında 1-2 euroluk ücretlerle kiraladığınız kasalar oluyor. Çantanızı oraya kilitleyip şehirde güven içinde istediğiniz gibi takılabilirsiniz.

“Yok, ben öyle 50 kişinin içinde uyuyamam ya da parkta yatamam” derseniz, sizi diğer seçeneğimize ve aynı zamanda vereceğim ikinci tüyoya alalım: Couchsurfing! 

Couchsurfing, çok basit bir sistemle çalışan bir aktivite ve size gittiğiniz şehirlerde ücretsiz konaklama imkanı sağlıyor. Önce, Couchsurfing yapabileceğiniz web sitelerinden birine kayıt oluyorsunuz . (Benim önerim couchsurfing.org) Bu sitelerden birini seçip orada kendinize bir profil açıyorsunuz – tıpkı bir Facebook profili gibi. Bu profilde hobileriniz, zevkleriniz, gezdiğiniz ülkeler ve fotoğraflarınız gibi bölümler oluyor. Bunların hepsini doldurduktan sonra gideceğiniz ya da bulunduğunuz şehri seçiyorsunuz ve sistem size “Evimde kalabilirsiniz” ibaresine sahip insanları listeliyor. Bunlar arasında yaş, sigara içmeye izin verme gibi bir sürü kriter ile filtreleme bile yapabilmeniz mümkün. Size uygun birkaç host bulduktan sonra bunlarla mesajlaşıp, tarihlerinizi söylüyorsunuz ve hepsi bu kadar! Artık tek yapmanız gereken o kişi ile buluşmak ve onun evinde konaklamak. Burada da yine güvenlik problemi olmuyor çünkü o kişinin evinde daha önce kalan insanlar o kişinin profiline “Harika bir host! Şehri gezdirdi ve beraber bilmemne böreği yedik. Harikaydı!” türünden referans yazıları yazıyorlar. Siz de zaten bunlara güvenerek o kişiyle irtibata geçiyorsunuz. Önceden Skype üzerinden konuştuğunuz için güven problemi yaşanmıyor. Muhteşem bir servis bu. Böylece konaklamayı ücretsiz şekilde halledebilmeniz mümkün oluyor.

Avrupa’ya gitmenin başka yolları da var elbette, örneğin Avrupa Gönüllü Hizmeti gibi. Ama benim size tavsiyem, mutlaka en azından bir kereliğine Interrail yapmanız. Ben 2012 ilkbaharında Madrid üzerinden tek başıma çıkıp Milano, Paris, Brüksel, Mannheim, Berlin ve Amsterdam şehirlerini gezmiş ve çok keyif almıştım. Bu yolculuk sırasında başıma onlarca komik olay ve olmaz iş gelmiş, onca maceradan ve tanıştığım birbirinden enteresan insanlardan sonra bunun ne kadar keyifli ve deneyimlenmesi gereken bir şey olduğunu anlamıştım. Şimdi de, bu hafta içinde başlayacak olan ikinci bir Interrail turuna çıkıyorum. Bir ay sürecek bu yolculuk bu defa Doğu ve Orta Avrupa şehirlerini kapsıyor ve bu sefer en yakın arkadaşlarımdan biriyle gidiyorum.

Gitmeden size böyle bir yazı ile seslenmek istedim. Gitmeden önce bir diğer yazımda da rotamı ve yanıma aldığım şeyleri yazmayı düşünüyorum. Yolculuk boyunca da planım, gittiğim her şehirle ilgili bir tanıtım yazısı yazmak ve başımdan geçenleri anlatmak.

Bu konuda sizin de fikirleriniz varsa ya da “Otursana la oturduğun yerde?!” diye saçmalamak istiyorsanız, sebeplerinizi;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir;
  • Avrupa’nın eskiden ne kadar geri olduğunu, şemsiyenin ve parfümün neden icat edildiğini anlatıp beni vazgeçirmeye çalışabilir,
  • “Irmağının akışına ölürüm, Türkiyem!” diye sesli şekilde haykırarak o sesi bana ulaştırıp yolculuğumun ortasında dönüp Türkiye’ye geri gelmemi sağlayabilirsiniz. (Gelme garantili.)
BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

  • Meriç

    Türkiye’yi de aynı şekilde dolaştınız mı? Zevkleriniz merak ettiğiniz yerler farklıda olabilir.Meraktan soruyorum.

    • Üşü

      Türkiye’yi dolaşma fırsatım olmadı. Yalnızca bilinen tatil yerlerini gördüm. Tamamen kültürel bir gezi olacağı için biraz yaşlanınca yapılacak bir iş gibi düşünüyorum onu ben.

  • Üşü, ben de ilk pasaportumu 29 yaşında almıştım, AGH için ilk çıkışımdı. Oysa ki ne çok isterdim atlasata parmaklarımı dolaştırdığım yerlere ayak basmayı, oralarda su içmeyi.,kartpostal alıp uçak biletlerimi ‘Amelie’ kutusunda saklamayı. Ama ergenliğim ve gençliğim hep yobaz barzo Anadolu şehircik ve kasabalarında geçince öyle geç kaldım işte. Ben o, akşam ezanından önce eve dönmezse dayak yemek zorunda kalanlardandım. Neyse tadımızı kaçırmayalım. Şimdi keyfim yerinde, Django unchained now!

    Geziye çıkıyormuşsun ohhh, gözün mimari görsün bi açılsın sanat damarların.

    Ben o İngiliz evlerini ilk gördüğümde, evlere sapık gibi bakıyordum, Acaba bunların içinde tuvalet var mıdır, yoksa bunların içinde…! diyordum.

    Bol bol yaz gezerken dediğin gibi, ekranımıza yapışıp aaa ooww işeyen çocuk heykeline baaaak! diyelim. Ama lütfen fotoğraflarda Asyalılar gibi (parmakla iki) işareti yapma, ve parmağının ucuna Eifel’i takma reca ederim.

    Salıcaklan
    Tuby

    • Üşü

      Selam Tuğba. Burada yazmamdaki en büyük motivasyonum senin yaşadığın baskıyı ve hayallerinden uzak kalma durumunu bizim jenerasyonun ve bizden sonra gelenlerin yaşamaması adına elimden geleni yapabilmek. Ben burada sosyolojik olaylarda farklı bir bakış açısı sunuyorum insanlara ve belki de bunu yaparak çok aptalca fikirleri olan bir insanın kafasında bir ışık yakıyorumdur – öyle ümit ediyorum her yazıya başladığımda. Hepimiz zincirimizi çözelim istiyorum ben.

      Eyfel’e gitmiştim daha önce. Bu sefer Batı’ya gitmiyorum. Yarın yazarım yol haritamı 🙂

      Teşekkür ederim yorumun için. Buralarda olursan sevinirim 🙂

  • Pingback: 10 Soruda Interrail: Interrail Planım İle İlgili Her Şey! | Üşenen Adam()

  • Pingback: Özgür Bir Birey Olabilmenin Yolları | Üşenen Adam()

  • Onur

    Merhaba,ben de ilk pasaportumu 15 yaşında aldım,malum o pasaport da belli bir yaştan sonra değişmek zorunda kalıyor.1996’da 16 yaşındayken bir Jamboree kampına gitmiştim Hollanda,Almanya,Fransa ve İngiltereyi kapsıyordu.Sonrasında işte 2001 yılında turla Yunanistan seyahati ve 2005’te öğrenci vizesiyle mastera gittiğim ABD.Daha sonraları Macaristan vs. gitmek için almak zorunda kaldığım o lanet Schengen.Çipli pasaportum çıktığından beri vize muafiyeti olan ülkelere seyahat ettim hep,yeni pasaportumda basılmış vize yok daha.Ama neye yarar ki,gidilebilecek ülkeler çok sınırlı kalıyor,gitmek ziyaret etmek istediğimiz bir çok ülke vize istiyor.Benim en zoruma giden kısmı senin de bahsettiğin gibi belirli ülkeler (mesela AB) kendi aralarında istediği gibi seyahat edebiliyor,sınıf ayrımcılığını,dışlamayı sonuna kadar hissediyor insan,lanet ediyor ama yapabilecek hiç bir şey yok.İşte Türkiye’de sorunlar burada başlıyor,çünkü içine kapanık,dış dünyayla bir irtibatı olmayan bir Türk vatandaşının düşünmesi gereken şeyler değil bunlar.Onların dertleri başka.Malum yeni pasaportların fiyatlarını diğer ülkelerle karşılaştırdığında insan bu gerçeğin farkına varıyor.Devlet bize resmen sanki yurt dışına çıkma,nene lazım diyor.Türkiye Erasmus programına dahil kaç senedir mesela,ama gençler yurt dışına okumaya bu programla giderken bile Schengen alıyor,bu programla uzaktan yakından alakası olmayan Batı Balkan ülkeleri vatandaşlarına Schengenden vize muafiyeti verilirken.

    Haksızlıklar,hukuksuzluklar saymakla bitmez,olan tabi ki bize oluyor.Nasıl olmasın ki,sırf bu ülke sınırları içinde doğdun diye sen de bu kaderle baş başa bırakılıyorsun.Tıpkı diğer bir çok haksız uygulamada olduğu gibi.

    • Üşü

      Kesinlikle öyle. Kapıkule tren istasyonunu hiç gördün mü? Anlattığın yerlere bakarak oradan geçmediğini tahmin ediyorum. Ben geçtim. Devletin “Ne işin var dışarıda?” diye düşündüğüne öyle emin oldum ki oradayken… Beni bu konuda tekrar yazı yazmam için motive ettiğin için teşekkür ediyorum. Paslaşmaya devam edersek memnun olurum.

  • Pingback: Dışa Kapalı Türkiye, Dış Kapının Dış Mandalı Kapıkule | Üşenen Adam()

  • Pingback: Bu Yazıyı Her Üniversite Öğrencisine Okutun! | Üşenen Adam()

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: