Anasayfa / Öykü, Deneme ve Diğer Her Şey / Kar, Buz ve Post Mortem

Kar, Buz ve Post Mortem

Derin kar tabakalarının üzerinde yalpalaya yalpalaya ilerliyordum. Nerede olduğum ve nereye yürüdüğüm hakkında bir fikrim yoktu; yalnızca devamlı yürüyerek donmamaya çalışıyordum. Üç gündür aralıksız yağan bir kar ve benim sığınabilecek hiçbir yerim yoktu.

Adım Gökhan Doğan’dı. Yirmi yaşındaydım; açlıktan midem kazınmıştı, soğuktan donmak üzereydim ve Nobel’e adaydım! Diz boyu karın orta yerinde, ayakkabılarının tabanları delik bir best-seller adayı. Adaylığın canı cehenneme! Ben, Gökhan Doğan, kardan-yazar-adam. Katlayıp arka ceplerime sığdırabildiğim birkaç sayfalık öyküm dışında hiçbir şeyim yoktu. Yirmi yıl sonra fark ediyordum ki aslında ben de hiçbir şeydim. “Hiçbir şey”in hiçbir şeyi olamazdı ki zaten. Böyle düşününce zihnimde bütün taşlar yerine oturuyordu.

Yağış öyle şiddetliydi ki önümü göremez olmuştum. Gözlerime kar dolmasın diye başımı eğmekten tutulan boynum saatlerdir ağrıyordu. Ağrısına alışmıştım; zaten soğuktan artık neredeyse hiçbir yerimi de hissetmiyordum.  O kadar üşümüştüm ki… Ben, yirmi birinci asrın büyük yazarı, ünlü duayeni… Kemiklerim sızlamaya başlamıştı bile! Elli altı ayrı dile çevrilen romanlar yazacak bu eller montumun ceplerinde buz tutacaktı. Nobel ödülümü almaya yürüyecek bu ayaklar bu caddede donacaktı. Güldüm; sonunda beni haber yapacaklardı. Birileri beni yazacak, manşetlere taşınacaktım:

“SON DAKİKA:

İstanbul’da 3 gündür etkili olan kar yağışı ve soğuk hava, vatandaşları zor durumda bırakırken, Göztepe’de bir kişi de sokak ortasında donarak hayatını kaybetti.

Örnek Mahallesi Ahmet Yesevî Caddesi üzerinde iki apartman arasındaki merdivenlerin üzerinde bir kişinin hareketsiz yattığını gören vatandaşlar, durumu polise bildirdi. Olay yerine gelen polis ve sağlık ekipleri, şahsın donarak hayatını kaybettiğini belirledi. 20 yaşlarındaki aklî dengesinin bozuk olduğu tahmin edilen şahsın üzerinden kimliği belirlemeye yarayacak herhangi bir belge çıkmadı.

Şahsın alkol veya benzeri bir madde aldıktan sonra sığındığı merdivenlerde donarak hayatını kaybettiği sanılıyor.”

Yürümeye takatim kalmamıştı artık. Sendeledim ve gördüğüm ilk apartmanın dış basamaklarına çöküverdim. Üzerine oturduğum mermerin soğukluğunu hissetmiyordum bile. Rüzgârın inatla indirmeye çalıştığı yakalarımı kaldırdım, iyice eğildim ve ellerimi montumun içine sakladım. Bir süre oyalanmalı ve tükenen gücümü geri kazanmalıydım.

Evet, galiba oluyordu. En azından zihnim şimdi birkaç saat öncesine göre daha rahattı. Düşünmeye başladım. Hayatta kalmak zorundaydım ama bu gidişle ya donarak ölecektim ya da açlıktan. Ama nereye gidebilirdim? İçinde yaşayacak bir dört duvarım bile yoktu. Evden kaçalı neredeyse üç yıl olmuştu. Bir an için geri dönmeyi bile düşündüm, ama hemen vazgeçtim. Şu merdivenlerin üzerinde “donarak hayatımı kaybederdim” de oraya geri dönmezdim.

Zaten istesem de dönemezdim…

Çocukluğumu hatırladım, sekiz yaşındaki Gökhan’ı. Bir gün yine evden kaçmış, mahallenin dışındaki eski Müslüm Gürses plakları, VHS kasetler gibi çerin çöpün satıldığı bir bitpazarına gitmiştim. Eğlenceli olmasını umuyordum fakat orada ilgimi çeken hiçbir şey yoktu; zaten olsa da satın alabilecek param yoktu. Etrafa bakınıyor, belki bir gün hırsız olur çaldıklarımı burada satarım diye içimden geçiriyordum.

O düşüncelerle gezinirken, “hişt, küçük!” diye bir ses duymuş, dönüp baktığımda, kenardaki satıcılardan birinin bana eliyle “gel, gel” işareti yaptığını görmüştüm. Omzunda sigara külleri duran yaşlıca bir adamdı bu. Bir pazar esnafından çok parklarda yatıp kalkan bir şarapçıyı andırıyordu. O korkunç görüntüsüne rağmen hiç tereddüt etmeden yaklaşmış ve yanına oturmuştum.

– Adın ne senin, küçük?

– Gökhan.

– Annen, baban nerede Gökhan?

– Evdeler… Ben tek geldim.

– İzin veriyorlar mı sana?

– Hayır. Ama evden kaçtım.

Gülümsedi ve sigarasından bir duman aldı. Ben de gülümsedim. Uzun zamandır ilk defa gülüyordum. Sevmeye başlamıştım bu yaşlı ihtiyarı. Bu sefer ben sordum.

– Burada ne satıyorsun?

– Ivır zıvır. Yolumuzu buluyoruz işte.

– Yolumuzu buluyoruz demek ne demek?

– Para demek.

Matrak adamsın.

 Ne anlama geldiğini bile doğru dürüst bilmiyordum ama üste çıkmak için yeni duyduğum ilk kelimeyi söyleyiverdim. Güldü. Sigarasından bir duman daha aldı ve gülümseyerek sordu:

 – Yaşın kaç senin Gökhan?

– On.

Daha dokuz bile değildim, ama beni tanımayanlara kendimi büyük göstermek hoşuma gidiyordu.

– Kitap okuyor musun Gökhan?

– Bazen.

– Gözlerin zeki olduğunu söylüyor Gökhan. Zeki insanlar kitap okur.

Zeki insanlar kitap okur… Zeki insanlar kitap okur… Bu sözü beynimin duvarlarında yankılanıp duruyordu sanki. Gözlerin… Gökhan… Zeki insanlar kitap okur, Gökhan…

– Bak sana ne diyeceğim. Sana bir şey versem, iyi bakacağına söz verir misin?

– Veririm.

– Emin misin? Benim için çok önemli bir şey bu. İyi bakman lazım, devamlı temizlemen lazım. Yalnız bırakılmaktan da hoşlanmaz, sık sık kullanman gerek.

Sesi ciddileşmişti. Gözlerine baktım ve başımı sallayarak “Söz,” dedim.

İhtiyarın bana verdiği şey kendi daktilosuydu. Nedense satmaktan vazgeçmiş, bana vermeyi tercih etmişti. Belki de bende kendi çocukluğunu falan görmüştü. Sebep ne olursa olsun, daktilosuna her zaman gözüm gibi baktım ve o yaşlı ihtiyarı hiçbir zaman unutmadım…

…Birden afalladım ve kendime geldim. Bitpazarında değildim, ihtiyar da burada değildi. Bir apartmanın önünde basamaklara oturmuş soğuktan donuyordum! “Gökhan, oğlum sen b.ku yedin!” dedim kendi kendime. Donuyor olmalıydım. Kulaklarım çınlıyordu, rüzgârın sesini duymuyordum artık. Telaşla etrafıma baktım, gelen giden yoktu.

“3. SAYFA HABERLERİ:

Dün, Göztepe’de Sokak ortasında donarak can veren Gökhan Doğan (20), ölmeden hemen önce yazdığı birkaç öyküyle hayata veda etti. Bir kısmının ölmeden hemen önce yazıldığı tahmin edilen…”

Sakinleşmiştim. Ben, Gökhan Doğan, “Post modern edebiyatının güçlü kalemi” olamadım; ama post mortem öykülerine konu olacaktım… “Neyse.” dedim kendi kendime, gülümseyerek. Kar bütün şiddetiyle yağmaya devam ediyordu ve kalemim hala elimdeydi.

Birden, uzakta beni izleyen yaşlı bir adam gördüm. Gözleri bizim ihtiyara o kadar benziyordu ki…

BLOGA E-MAIL YOLU İLE ABONE OLABİLİRSİNİZ!

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.
%d blogcu bunu beğendi: