OKUDUNUZ MU?

Aşk Cephesinde Yeni Bir Şey Yok.

Uzun süredir yoktum buralarda. Elbette ask.fm sayfamda geyiğe devam ediyordum ama buraya girmek için gerekli enerjiyi, yaratıcı ruhu, hissiyatı… artık adına ne derseniz, gücü, bulamamıştım kendimde. Siteye giriş yap, WordPress sürümünü güncelle, eklentileri güncelle, daha önce yazdığın taslak yazıları oku, “olmamış ki bunlar amına koyim” de, yeni yazı bölümüne gir, bembeyaz bir yazı kutusuyla karşı karşıya kal… Ee? Ne yazacaksın peki? Ağustos sonunda yaptığın Malta seyahatini mi? Seriously?! Bıkmadın mı gezdiğin yerleri yazmaktan Üşü? Yedin, içtin, sıçtın işte. Paceville’in altını üstüne getirdin, OK. Yiyişmeler, dans etmeler, bol içki… Tamam. Bir tane İspanyol kız oldu en son. Ahaha. Tamam tamam, bir saniye. Anlatılabilirmiş harbiden. İspanyol kızının tadını da özlemişim, malum. ^ ^ Aşksın Latin kızı. ^ ^

İlk büyük hırsızlığını yaptın, 20 euro çalarak.

- Ne?! Üşü?! Hrszlkmı?! İnanmıyrm doğrumu bu .s

Evet tatlım, çok zevkliydi. ^ ^ Anlatırım sonra, hikayesi cidden komik… Neyse, falan filan işte. Rulet masasında yaptığın vurgunlar, kazandığın euroları aynı gece son centine kadar sağa sola içki ısmarlayarak tüketmeler, 24’lü vodka shotlar, arkadaşlarla bol makara, 9 gecede 9’da 9 sarhoşluk, akabinde sesin hiç ses çıkmayacak şekilde kısılması, o halde bile kızlara yazmaya çalışmalar, tatilin bitmesi, havaalanına giden otobüs, dönüş uçağında gözlerden süzülen birkaç damla depresyonik gözyaşı ve Türkiye’ye dönecek olmanın verdiği tarif edilemez hüzün… Her zamanki gibi bir tatildi işte.

Zaten her şey ondan sonra başladı.

Devamını Oku »

Kendini Gerçekleştirebilmek Üzerine…

Şöyle anonim bir soru geldi biraz önce:

Mehmet Pişkin’in intihar notunu izleyince biraz korktuğunu söylemiştin, o yaşa geldiğinde o durumda olmaktan… Şu an yaşamanın amacı ne peki? Öldükten sonra oyunun bittiğini söyleyen biri oyunu neden oynar? Bu sorunun cevabını çok merak ediyorum. Soru biraz garip olacak ama sen neden yaşıyorsun?

Cevap vereyim, kendimi gerçekleştirmek için. Çok açık söyleyeyim, şu anda kendimi ne kadar tanıyorum bilmiyorum. Hayatım minik başarılar ve b ü y ü k başarısızlıklarla dolu. Ailemden yeterince destek alamadan, yalnız başıma çıktığım bir yolda yürüyorum ve dünyada devirdiğim neredeyse 25 yılın ardından henüz kendimi, sınırlarımı, hayallerimi, beni mutlu eden ve mutsuz eden şeyleri, sevdiğim kadın tipini, sevdiğim arkadaş tipini…. kısacası kendimle alakalı hiçbir şeyi doğru dürüst tanıyabildiğimi zannetmiyorum. Kendimi anladığımı sanıyordum aslında yakın bir zamana kadar ama her geçen gün başka bir şok yaşıyorum bu konularda. Bu yüzden bir süredir kendimden çok da emin davranmamak üzerine bir reaksiyon geliştirdim sanırım. Bugün 24 yaşındayım, siber güvenlik alanında kurumsal şirketlere danışmanlık hizmeti veriyorum ama 34 yaşındayken yine bu işle uğraşacak mıyım, emin değilim. İşimi sevmiyorum diyemem, sabahları işe pek çok insan gibi “lanet olsun” diyerek gitmediğim de ortada; ama yine de yaptığım işi o kadar çok seviyor muyum, ondan da emin değilim. Etrafımda uygulama geliştiren, programlama dili öğrenen, sertifikalara sulanan, teknik bilgilere abanan, gece 3’te müşterinin sitesinde güvenlik açığı bulup müşteriye bilgilendirme maili atan, Pazar günü kahvaltı saatinde “böyle güvenlik açığı olur mu yaa” diye şirket mailinden çalışanlara makale paylaşan insanlar görüyorum ve kendimi başından beri bir türlü bu dünyaya ait hissedemedim. Devamını Oku »

Gurbet Zordur Üşü!

Buraya ait değilim ben. Ciddiyim… Burası orası değil. Laaps diye girdim konuya ama, bu gerçeği evire çevire ifade etmek de pek mümkün değil. Kendi doğamda değilim ben. Hani belgesel izlersin ve anlatan kişi der ya, “Bu tür hayvanlar genellikle filan kıtanın falanca ormanlarında yaşar” diye. İşte ben kendi ormanımda değilim gibi hissediyorum kendimi. Yılda bir iki sefer, o da oldukça kısa süreyle, ait olduğum yerlere adımı atıyorum; deriiiin bir nefes çekiyorum içime orada, hörgücüme depolar gibi depoluyorum içime medeniyetin havasını; sonra gelip yine ölüm. Bu siktiğim çomaryasında; dışarıya çıktığımda, sabah otobüs kovalarken, öğlen hızlıca müşteriye rapor paylaşırken, akşam trafik çilesinin içinde boğulurken…. Her an, her dakika, her saniye bir kez daha fark ediyorum bu gerçeği: Ben buraya ait değilim.

Devamını Oku »

“Karşılıksız” Sevgi Üzerine…

Babam eskiden izlediği pek çok siyaset programının yanı sıra Mehmet Altan ve Eser Karakaş’ın televizyon programını da izlerdi. (Biliyorsunuz, kendisi Sünni.) Lisedeyken onunla beraber ben de oturup o programlarda neler konuşulduğuna kulak kabartırdım. Ekonominin her şeye rağmen ne kadar iyi gittiğinden bahseden, askerin siyasetten tam anlamıyla çıkartılmasını talep eden bu amcalar hükümetin “liberal” kanadını temsil ederlerdi; insan hakları, demokrasi ve insani yaşam indekslerinden bahsederler, Ak Parti hakkında kafasında soru işaretleri taşıyan izleyicilere “Erdoğan artık ‘Milli Görüş gömleği’ giymiyor, inanmazsanız bize bakın, Avrupa Birliği’ne girmekten falan bahsediyoruz, baksanıza!” mesajı verirlerdi. Artık bu adamlar piyasada pek yoklar. Devir değişti, parti içine kapandı, “özüne” döndü ve bu amcalar geç kalmış eleştirilerin dozunu arttırdıkça televizyonda onlara ayrılan yer giderek daha fazla azaldı. Ama onlar varken, özellikle 2011 öncesinde, babam onları severek takip eder, “Türkiye’de düzgün adamlar da var!” diye gurur duyarak programlarını izlerdi. Tıpkı zamanında Fethullah Gülen hakkında, Hakan Şükür, Abdüllatif Şener, Ertuğrul Günay ve daha pek çok isim hakkında söylediği gibi, onlar için de söylediği güzel sözler vardı. Şimdi hepsiyle beraber onları da sattı. Sorsan neler neler söyler şimdi haklarında… Onun gemisindeysen koşulsuz bir sevgi görüyordun, destekleniyordun. Gemiden indiğin anda ise artık yok hükmündeydin. “Benim duymak istediklerimi söylediğin sürece iyi bir adamsın” demek gibi bir şeydi bu, kısacası.

Babamın çocukluktan itibaren gözlemlediğim bu tavrı bana insanları anlamak konusunda önemli ipuçları verdi diyebilirim. Sonra evden çıktım ve diğer insanları da gözlemlemeye başladım. Her şahit olduğum örnek, kafamdaki bu düşünceyi biraz daha pekiştirdi ve belirginleştirdi. Bugün, belki de yaptığım bu çıkarımlardan ötürü, insanların insanları neden sevdiğine ve desteklediğine çok daha rasyonel bir gözle bakabiliyorum. Bu yazı biraz bunlar üzerine olacak. Yani, sevgi üzerine…

Devamını Oku »

İnternet Fenomeni Olmak Üzerine…

Geçenlerde blogumun müdaviminden birisi bir barda adamın biriyle konuşurken onun da Üşenen Adam okuru olduğunu öğrenmiş. Gelip bana anlattı kız; bira eşliğinde benim ilişkilere bakışımı konuşmuşlar, bunun üzerinden karşı cinsten kendi beklentileri hakkında tartışmışlar falan. İlginç geldi tabii; sen bir şeyler yaşıyorsun, hayata dair bazı birikimler ediniyorsun, bunları internette insanlarla paylaşıyorsun ve sonunda bunlar Türkiye’nin başka bir noktasında, bir barda, tanımadığın iki insanın muhabbet konusu oluyor. Senin yazılarınla skor üretiyorlar. Hoş bir şey elbette, bir yanıyla insanı mutlu da ediyor. “Yaa sen de mi Red Hot dinliyosun? ^^” demek gibi bir şey bu sanki, bir tür “ortak nokta” gibi hissettim kendimi. Ama bir yandan da korkutucu geldi bu benim için.

Nedenini biraz açayım isterseniz.

Devamını Oku »

Üşü ile Dünya Turu: Yunanistan, Atina, Gazi

Bu yazıyı yaklaşık 1 aylık bir gecikmeyle yazıyorum. Bu gecikme için hepinizden özür dilerim. Ask.fm sayfama gönderdiğiniz sorularla olsun, e-maillerinizle olsun, yazmaya söz verdiğim bu yazıyı her platformdan sürekli bana hatırlatıp yazmam için başımın etini yediniz. Gerçekten yoğun ve yorucu bir dönemden geçiyordum. Aslında biraz değil, epey; son 2-3 aylık periyotta uyku uyumaya bile zar zor vakit bulabildim. Bu süreçte bana sabrettiğiniz için teşekkürler. Hiç yalnız bırakmadınız, sürekli mail ve soru göndererek yanımda olduğunuzu hissettirdiniz. Zorlu çalışma periyodu, hafta sonları evden çalışmak zorunda kaldığım o süreç geride kaldı diyebiliriz artık… Bundan sonra daha rahat yazı yazabileceğimi düşünüyorum.

Gelelim Yunanistan’a. İsterseniz önce “Neden Atina’ya gittim?” temalı bir giriş yapayım, uçak biletimi aldığımda neler hissediyordum, kısaca bir anlatayım.

2013 Eylül’üne gidelim. Çıktığım Doğu Avrupa Interrail macerası yeni bitmişti; Polonya’nın soğuk havasıyla harman olmuş sıcaklığını, Çek Cumhuriyeti’nin tarihi dokusunu, Hırvatistan’ın muhteşem denizini, Bulgaristan’ın güzel kızlarını, Sırbistan’ın onlar-insansa-ben-hayvanım’larını ve  diğer bütün güzellikleri tecrübe etmemin ardından, psikolojisi çökmüş mutsuz insanların ülkesi Türkiye’ye geri dönmüştüm. Başlarda, ilk birkaç gün, bu durum bana pek koymadı. Arkadaşlarımı gördüm, kuaförüme gidip doğru düzgün tıraş oldum, annemin yemeklerinden yedim, vesaire… Birkaç gün sonra ait olmadığım bu topraklarda depresyonlardan depresyon beğenirken buldum kendimi. Bok gibiydi. Sonra kendimi bir şeyler yazmaya verdim, uzun süre iş aramadım. Biliyorsunuz, o yaz üniversiteden mezun olmuştum. Bir süre ne yapacağımı bilemedim; yapabileceklerime baktım ve aslında çok düşünmedim, kafa dinledim sadece. Sonra sıkıntı ağır basmaya başladı. Etrafımın da telkinlerine dayanamadım ve iş arama sürecine girdim. Yaklaşık 3 aylık bir acılı sürecin ardından, kısacası toplam 5 aylık bir boşluğun sonrasında bir şekilde beni sürükleyecek bir akıntıya bırakabilmiştim kendimi. Birkaç hafta gidip geldim işe. Ekibimi tanıdım. Sonra biraz kendimi toplayınca bir delilik yapma isteği geldi içime birden. Baktım ki şirkette ortam güzel, müdürlerimden de izin alabilecek kıvamdayım; bir gece yarısı deliliğim tuttu, kaldırdım telefonu, beraber Interrail yaptığım arkadaşı aradım. “Efendim,” dedi bizimki uykulu uykulu. “Hazırlan,” dedim. “Yunanistan’a gidiyoruz!”

Devamını Oku »

İş Hayatı Üzerine: Beyaz Yakalı Olmak…

…Kaçamadı. :)

Hatırlayacaksınız, iş görüşmesine girdiğim dönemde bu konuyla ilgili bir yazı yazmıştım. Eminim aranızda hikayenin devamını merak edenler vardır. Yazıya girişimden de anlayabileceğiniz gibi, o görüşmeler iyi geçti ve sonucunda o işi kapmayı başardım. Evet, 1,5 aydır bir beyaz yakalı olarak kapitalizmin çarkları arasında mutlu mesut dönmeye devam ediyorum. Dikkat ettiyseniz işe girdiğimden beri bloga çok fazla yazı yazamadım. İnanılmaz yoğundum çünkü ve iş dışında neredeyse hiçbir şeye vaktimin kalmadığı bir dönemi yaşıyordum. Bu yazıda izninizle biraz arayı kapatmak ve bu ayrı kaldığımız dönemi anlatmak istiyorum size.

Devamını Oku »

İnternette Verimli Zaman Geçirebilmenin Yolları

İnternette ortalama ne kadar zaman geçiriyorsunuz? 1 saat? Ahahaha, saçmalamayın. 2? Sadece tuvalette 1.5 saatiniz vardır, yemeyin beni. Şuna 6-7 saat desenize en az! Tamam, o saatler nerelerde geçiyor peki? Facebook. Başka? Twitter. Başka? Hürriyet Kelebek falan filan… Ee, desene çöp oldu o saatler! Bana seslenenleri duyar gibiyim: “Ama Üşü, sen de sürekli ask.fm‘desin?” Güzelim, ben kendi ismimin marka değerini arttırıyorum orada. Yarın belki senin üniversitene konuşmacı olarak gelicem, ne biliyosun? Hem ayrıca sen benim dediğimi yap, yaptığımı yapma. :)

Peki internette nasıl daha verimli zaman geçirilebilir? İnternette daha “dolu” hangi işler yapılabilir? Facebook’ta kaybettiğimiz zamanların yerine hangi sitelerde zaman geçirmemiz daha yararlı olur? İşte bu yazı tam olarak bununla alakalı olacak.

Devamını Oku »

Gece Yarısından Önce…

Ben özünde tek eşli olan bir adamım aslında. “Hadi be Üşü, saçmalıyorsun!” diyenleri duyar gibiyim. Hayır, çok ciddiyim! Bazı zamanlar tek istediğim şey, arkama yaslanarak -olmayan- sevgilime sarılmak ve onunla en sevdiğimiz diziyi izlemek oluyor. Sohbet etmek, gülüşmek ve sonra 463493. sevişmemiz için onu yatak odamıza götürmek. Çocukça bir laf ettiğimde bana “şapşal” demesini ve gülmesini izlemek. Gülerken gözlerinin içinin gülmesini görmek hatta. Ya da bir sabah güneşin ilk ışıklarının perdenin aralığından süzülüp yüzüne vuruşunu seyretmek. “Heey! Uykucu Üşenen! Kahvaltı hazır!” diye kapıdan bana seslenmesine uyanmak bir hafta sonu. Belki de daha “etkileyici” yöntemlerle uyandırılmak… Evet, bazen içimden geçen tek şey bunlar oluyor.

Before-Sunrise

Tam olarak bundan bahsediyorum…

Devamını Oku »

Az Daha Torpille İşe Giriyordum!

Yazılarımı takip edenlerin bileceği üzere, 2013 yazında üniversiteden mezun oldum. Okulu bitirdikten sonra uzun zamandır hayalim olan Doğu Avrupa interrail yolculuğunu gerçekleştirdim, ardından da bir süre yazmak istediğim kitabımla ilgilendim. Kitap için 30 bin küsür kelime yazdıktan sonra “Şimdilik bu kadar yeter,” deyip, ailemin de telkinleriyle ufak ufak iş aramaya koyuldum. “Biraz para kazanır, sonra kitabıma geri dönerim,” diyordum iş aramaya başladığımda. Ne yazık ki bu işlere bir kere bulaşınca bir daha kurtaramıyor insan kendini.  Daha önce kendini bulunmaz hint kumaşı zannederken, “Abi 3-4 lirayla başlarım işte” triplerindeyken, işe giriş sürecinde kimsenin üstüne sümük bile atmadığını görünce insan çok bozuluyor. Ben o kadar yüksekten uçmuyordum gerçi ama en azından birkaç yerle görüşebileceğimi zannediyordum. Başvurduğum hiçbir yer bana olumsuz cevap bile vermeyince bu iş bulma durumu bir çeşit hırsa dönüştü bende. Sanırım 2013’ün Kasım ayı başlarında başladım ilanlara başvurmaya. Kasım, Aralık, Ocak… Bu 3 ay boyunca -bırakın aranmayı- özgeçmişim neredeyse görüntülenme bile almadı. Tek tük inceleyenler de geri dönüş yapmadı. 50’den fazla yere başvurdum bu süreçte. Hatta bir noktadan sonra İstanbul’dan vazgeçip, Ankara’daki, İzmir’deki ilanlara başvurmaya başladım; o da kesmeyince Antalya, Tekirdağ, Aydın, Trabzon, Elazığ, Türkmenistan…. diye ufuklarda kaybolup gittim. Arayan, soran? Yok. 

Devamını Oku »

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.