OKUDUNUZ MU?

İnternette Verimli Zaman Geçirebilmenin Yolları

İnternette ortalama ne kadar zaman geçiriyorsunuz? 1 saat? Ahahaha, saçmalamayın. 2? Sadece tuvalette 1.5 saatiniz vardır, yemeyin beni. Şuna 6-7 saat desenize en az! Tamam, o saatler nerelerde geçiyor peki? Facebook. Başka? Twitter. Başka? Hürriyet Kelebek falan filan… Ee, desene çöp oldu o saatler! Bana seslenenleri duyar gibiyim: “Ama Üşü, sen de sürekli ask.fm‘desin?” Güzelim, ben kendi ismimin marka değerini arttırıyorum orada. Yarın belki senin üniversitene konuşmacı olarak gelicem, ne biliyosun? Hem ayrıca sen benim dediğimi yap, yaptığımı yapma. :)

Peki internette nasıl daha verimli zaman geçirilebilir? İnternette daha “dolu” hangi işler yapılabilir? Facebook’ta kaybettiğimiz zamanların yerine hangi sitelerde zaman geçirmemiz daha yararlı olur? İşte bu yazı tam olarak bununla alakalı olacak.

Devamını Oku »

Gece Yarısından Önce…

Ben özünde tek eşli olan bir adamım aslında. “Hadi be Üşü, saçmalıyorsun!” diyenleri duyar gibiyim. Hayır, çok ciddiyim! Bazı zamanlar tek istediğim şey, arkama yaslanarak -olmayan- sevgilime sarılmak ve onunla en sevdiğimiz diziyi izlemek oluyor. Sohbet etmek, gülüşmek ve sonra 463493. sevişmemiz için onu yatak odamıza götürmek. Çocukça bir laf ettiğimde bana “şapşal” demesini ve gülmesini izlemek. Gülerken gözlerinin içinin gülmesini görmek hatta. Ya da bir sabah güneşin ilk ışıklarının perdenin aralığından süzülüp yüzüne vuruşunu seyretmek. “Heey! Uykucu Üşenen! Kahvaltı hazır!” diye kapıdan bana seslenmesine uyanmak bir hafta sonu. Belki de daha “etkileyici” yöntemlerle uyandırılmak… Evet, bazen içimden geçen tek şey bunlar oluyor.

Before-Sunrise

Tam olarak bundan bahsediyorum…

Devamını Oku »

Az Daha Torpille İşe Giriyordum!

Yazılarımı takip edenlerin bileceği üzere, 2013 yazında üniversiteden mezun oldum. Okulu bitirdikten sonra uzun zamandır hayalim olan Doğu Avrupa interrail yolculuğunu gerçekleştirdim, ardından da bir süre yazmak istediğim kitabımla ilgilendim. Kitap için 30 bin küsür kelime yazdıktan sonra “Şimdilik bu kadar yeter,” deyip, ailemin de telkinleriyle ufak ufak iş aramaya koyuldum. “Biraz para kazanır, sonra kitabıma geri dönerim,” diyordum iş aramaya başladığımda. Ne yazık ki bu işlere bir kere bulaşınca bir daha kurtaramıyor insan kendini.  Daha önce kendini bulunmaz hint kumaşı zannederken, “Abi 3-4 lirayla başlarım işte” triplerindeyken, işe giriş sürecinde kimsenin üstüne sümük bile atmadığını görünce insan çok bozuluyor. Ben o kadar yüksekten uçmuyordum gerçi ama en azından birkaç yerle görüşebileceğimi zannediyordum. Başvurduğum hiçbir yer bana olumsuz cevap bile vermeyince bu iş bulma durumu bir çeşit hırsa dönüştü bende. Sanırım 2013′ün Kasım ayı başlarında başladım ilanlara başvurmaya. Kasım, Aralık, Ocak… Bu 3 ay boyunca -bırakın aranmayı- özgeçmişim neredeyse görüntülenme bile almadı. Tek tük inceleyenler de geri dönüş yapmadı. 50′den fazla yere başvurdum bu süreçte. Hatta bir noktadan sonra İstanbul’dan vazgeçip, Ankara’daki, İzmir’deki ilanlara başvurmaya başladım; o da kesmeyince Antalya, Tekirdağ, Aydın, Trabzon, Elazığ, Türkmenistan…. diye ufuklarda kaybolup gittim. Arayan, soran? Yok. 

Devamını Oku »

Çok Sevmek Üzerine…

Ben çok azılı bir mantık insanıyım. Bunu hayatımdaki insanlar çok iyi bilir, hatta ask.fm sayfamı ya da blogumu ziyaret edenler bile farkına varmış olabilir bu durumun. Öyle kendimi aşka kaptırmam mesela ben. Birini severim ama ona körü körüne bağlanmam çok zordur. Kimseye gözlerimi kapatıp da teslim olurcasına güvenmediğim gibi kimsenin de bana o kadar bağlanmasına izin vermem. Dozunda severim seversem, tadında, kararında severim birini. Kimseyi isteyerek üzmem, kimseyi olmayacak beklentilere sokup da oyalamam. Ne istediğimi iyi biliyorum hayatta, belki de bundandır. Belki de geçmişte yaşadığım bir travma yüzünden bağlanmaktan korkuyorumdur, bilemem. Ama deliler gibi sevip de hayal kırıklığına uğramıyorum en azından. Canım yanmıyor artık, kalbim kırılmıyor. Sevdiğim bir kız yüzünden mutsuz da olmuyorum. Herkesin şaşırdığı, bazen de -özellikle büyük hayal kırıklıklarından sonra- özendiği fakat çok az kişinin yapabildiği bir şey bu.

Birini platonik olarak manyakçasına sevmek, o kişiyi olduğundan çok daha muhteşem biriymiş gibi görmek ve onun kusurlarına karşı neredeyse tamamen kör olmak insanlara hep daha çekici geliyor. Neden hâlâ tam olarak bilmiyorum ama böyle bir hastalık var maalesef. Üstelik kültürden kültüre de çok fazla değişmiyor bu durum. Birini sevmekten çok, birini körü körüne sevmeyi, o sevginin kendisini seviyoruz belki. Bence doğduğumuz andan itibaren kanımızda dolaşan bir zehir değil bu, sadece öyle alıştırıldık, hepsi bu. Şarkılardan, müziklerden ve filmlerden öyle abartı bir aşk anlayışı pompalanıyor ki bize, sonunda olmayanı var zannetmeye başlıyoruz. Püskevit muamelesi yapıyoruz aşka.“Bizde niye yok?!” diyoruz. El ele gezen bir çift gördük mü hemen o çifti ultra mega mutlu zannediyoruz ve biz de aynısından istiyoruz. O adamın o kızla yandan askılı çanta takmasın diye bile elli kere kavga ettiğini falan görmüyoruz mesela. Biraz da algıda seçicilik meselesi bu. İnsan gördüğü kötü şeyleri görmezden gelmek istiyor ve sadece iyi şeylere odaklanıyor; dolayısıyla elimizde de çoğu zaman tozpembe şeyler kalıyor ister istemez.

Devamını Oku »

Astroloji Safsatasına İnanmamak İçin Tek Neden…

Hemen hemen her gazetenin içinde görmeye alıştığımız köşelerdir astroloji köşeleri. O gazetede yazı yazma şansını ve daha önemlisi astroloji uzmanlığı titrini nasıl elde ettiğini bilmediğimiz bir tip, her sabah gazetedeki köşesinde günümüzün nasıl geçeceğiyle ilgili yorumlar yapar ve bize çeşitli tavsiyelerde bulunur. Aşağı yukarı şu minvalde yazılardır bunlar:

Aşk hayatında bu sıralarda radikal kararlar almaktan kaçınmalısın. Unutmamalısın ki fırtınalı günlerin ardından güneş çıkacaktır. İş hayatındaki tatminsizliklerin seni üzmesin. Değerini bilenler her fırsatta yanında olacaklardır. Gideceğin yolu bilerek seçiyorsan kaybetmeyeceğini de biliyorsundur.

Bu metinleri gazetemizin bir köşesinde görmeye gözlerimiz öylesine alışmıştır ki, neredeyse hiçbirimiz bunların varlığını yadırgamayız. Hatta kimilerimiz bu köşeleri merakla okur ve takip eder. Benim buna bir diyeceğim yok. İsteyen bu köşelerdeki tavsiyelere kulak verebilir, hatta altınlarını bozdurup Zimbabwe dolarına falan bile yatırabilir. Bu, kişinin kendi manyaklığıdır. Benim yazım bu kişileri inançlarından dolayı eleştirmek üzerine olmayacak; bu saçmalıklar üzerinden halkı dolandıran düzenbazların ipliğini pazara çıkarmak üzerine olacak.

Devamını Oku »

Üşenen Adam Olma Rehberi

21 yaşıma kadar arkadaşlarımın, akrabalarımın yurt dışına gitmelerini uzaktan izledim ben. Belki de tek hayalim dünyayı gezmek olduğu halde, ailemin durumu da buna el verdiği halde gidemedim hiçbir yere; yıllarca öyle mahzun mahzun havaalanlarında milleti uğurladık, gelenleri karşıladık. Almanya’da yaşayan iki kuzenim de evlendi, davetiye gönderelim de düğünümüze gelin dediler, biz kalkıp düğünlerine bile gitmedik. Babamın 90′lı yıllarda iş için İtalya’ya gittiğini hatırlıyorum hayal meyal. Galiba bir defa da Almanya’ya gitmiş gençken, orada yaşayan halamları ziyaret etmeye… Sonra? Sonrası yok. Elinde imkan varken yok hem de. Adam makine mühendisi; iyi para da kazanıyor üstelik, ama yaşadığımız hayata bakıyorsun, tam bir işçi hayatı. Adam okumuş mu, okumamış mı belli bile olmuyor; oturma odasının ortasına yer sofrası kurup zeytin peynir yiyerek takılıyoruz. Türkiye’ye, hatta oturduğumuz semtin içine kısılı monoton bir hayat… Bu mudur yani? İnsanlar bu hayatı yaşamak için mi okullara girmek için, mezun olmak için yırtınıyor?

Hani derler ya, “Ulan bizimkiler okumuş olacaktı, önümde rol modelim olacaktı, ben nerelere gelirdim, Koç’u satın alırdım alimallah!” diye… Oğlum bizde hepsinden vardı işte ya. Yemin ediyorum vardı. Eczacısı, doktoru, mühendisi, hukukçusu… Sıra sıra dizerim sana bak, hepsinden var ailede. Ailemin neredeyse hepsi Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden mezun benim. Bir tek annem ev hanımı, onun dışında ailedeki herkes bilmemne teknik, filan üniversite çıkışlı. Üniversitelerin tek başına hiçbir boka yaramadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim sana. Bunun en yakın şahidiyim ben çünkü, sayfa sayfa anlatayım sana yani. Hani büyütüyorsun ya oralara girmeyi, hani beyninin devrelerini yakana kadar deneme çözüyorsun ya… İşte bizim evde onun en kralından çözmüşünden var. Neye yarar ki? Vizyonun olmadıktan sonra neye yarar? Üniversite dediğin şey bir altın semer yahu. Sen onun imkanlarını dibine kadar sömürmediğin sürece, sonunda çerçeveletip duvara çakacağın bir kağıt parçası veriyor okul sana ancak. Artık o kağıdı rulo yapıp… tüftüf oynarsın, başka ne yapacaksın ki? “Aman iyi bir üniversiteye gireyim…” E, gir, gir de, sen girdiğin gibi çıkacaksan o binadan ne anlamı var ki oraya girmenin?

Devamını Oku »

Kadınlar Artık Özgür!

Karışık olan ülke gündeminde gözden kaçan bir karar verildi geçenlerde; Anayasa Mahkemesi, hiç beklemediğim çağdaşlıkta, alkışlanacak bir karar verdi ve evlenen kadınların kocasının soyadını alması zorunluluğunu ortadan kaldırdı. Beni bilen biliyor, ben zaten evliliğin toplum ve birey için gerekli olduğuna inanmayan bir insanım. Bu yüzden bu karara iki defa sevindim. Birincisi, evliliği sapıkça savunan bu ataerkil toplumun ağzına vurulmuş güzel bir tokat olduğu için, ikincisi de kadının evlilikte erkekle eşit seviyeye gelebilmesinin sonunda sağlandığı için. 

Bu karardan sonra artık istedikleri takdirde kadınlar evlendikten sonra kendi soyadlarını koruyabilecekler. Olayın başlama sebebi şuymuş: İstanbul Barosu’na bağlı bir avukat olan Sevim Akat Eşki, evlendikten sonra çifte soyad kullanmanın yaşattığı zorluklardan ötürü evlilik öncesi soyadı Akat’ı tek başına kullanmasına izin verilmesi talebiyle dava açmış. Dava Fatih 2. Aile Mahkemesi’nce reddedilmiş. Bunun üzerine Sevim Akat Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuş. Başvuruyu kabul eden AYM, kocanın soyadını kullanma zorunluluğunun Anayasa’nın 17. maddesinde tanımlanan manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkına yönelik bir müdahale oluşturduğuna hükmetmiş. Kısacası artık evli kadınlar tek tek dava açarak evlilikte kendi soyadlarını kullanma hakkına sahipler.

Devamını Oku »

Yeniden Merhaba Dünya!

Selam millet! Nasılsınız? Umarım herkes iyidir. Bir süredir yazı yazmıyordum, bunun sebebi de bu yeni blog ile uğraşmamdı. Bu yazı şimdi bu süreci anlatacak, hem de detaylarıyla anlatacak. Yazı biraz teknik olduğu için kimilerinize ağır gelebilir. Onlar göz ucuyla bakıp alt bölümlere inebilirler. Blogu olan ve bu konulara ilgisi olan insanlar ise yazıyı okuyabilirler.

Evet… Hazırsanız, yeniden başlıyoruz!

Devamını Oku »

Bu Yazıyı Her Üniversite Öğrencisine Okutun!

Uzun süre yurt dışında yaşamış ve farklı kültürlere ait insanlar tanımış olmamın düşünsel olarak bulunduğum noktaya gelmemdeki katkısını yadsıyamam. Dilini, kültürünü ve adetlerini hiç bilmediğim bir ülkeye gidip orada aylarca kendi başımın çaresine bakabilmek, tanıştığım tüm o yabancı insanlara kendimi kabul ettirebilmiş olmak, yurt dışında kendime yeni bir hayat düzeni kurabilmek… Bütün bunlar geçmişte başarıyla geçtiğim zorlu sınavlardı. Bugün bu tecrübelerin bana kattıklarını fark etmemem mümkün değil. Bunların farkında olduğum için her fırsatta insanlara yurt dışına çıkmayı tavsiye edip duruyorum. Yazılarımı uzun süredir takip edenler hatırlayacaklardır; daha önce seyahat etmenin insana kattığı şeylerle ilgili bir yazı yazmıştım ve bu yazıda Interrail, AGH gibi seçeneklerle kısa süreli de olsa oldukça düşük maliyetlerle yurt dışına çıkabileceğinizden bahsetmiştim. Şu an yazdığım yazıyı da o yazının devamı gibi düşünün; fakat bu sefer kısa süreli seçeneklerden değil, gayet uzun süreli bir tecrübe fırsatından ve bunun nasıl makul bütçelerle halledilebileceğinden bahsedeceğim. Lafı uzatmanın anlamı yok, olayı tek kelimeyle özetlesem yeter: Erasmus!

VgyqmCDF

Uuu beybi!

Devamını Oku »

Dışa Kapalı Türkiye, Dış Kapının Dış Mandalı Kapıkule

Mantıklı nedenlerle karşı çıkılsa anlarım; ama Avrupa Birliği’ne körü körüne karşı olan, Batılılara anlamsız bir nefret duyan insanları anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. “Avrupalılar şemsiyeyi pencerelerden sokaklara döktükleri boklar yüzünden icat etmişler!” falan diyerek Batı toplumlarını küçümsemeye çalışan, yıllarca Batı’nın gerisinde kalmanın ezikliğinden bu şekilde kurtulduğunu zanneden ilginç insanlar var bu ülkede. Oysa durup biraz düşünebilseydik, bugün elimizdeki pek çok kazanımı -oturduğumuz apartmanlardaki doğal gaz borularının durup dururken havaya uçmamasını dahi- AB ile yürütülen müzakereler sayesinde sahip olabildiğimiz bir tutam AB standardına borçlu olduğumuzu görebilirdik. Fakat bunu göremeyen insanlar yüzünden 1963 yılından bu yana Avrupa Birliği kapısında keriz gibi bekletiliyoruz.  Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde geldiği son durumdan haberdar mısınız bilmiyorum. İsterseniz ben 2005 yılından bu yana gelinen noktayı size kısaca özetleyeyim: 2013 yılı itibariyle, üyelik müzakerelerinde açılması gereken 33 fasıldan henüz yalnızca 13′ü açılabildi. Bizden iki yıl önce üyelik başvurusu yapan Hırvatistan ise geçtiğimiz aylarda AB’nin 28. üyesi olmayı başardı! Elbette bu başarısızlığın bahanesi de hazır: ”Bizi aralarına almıyorlar; çünkü Avrupa Birliği Müslümanlara karşı!” Oysa neresinden bakarsan bak, ortada büyük bir çuvallama söz konusu; fakat bu şikayet toplumda gür bir şekilde seslendirilmeyince bunu söylemenin de pek bir kıymeti harbiyesi kalmıyor tabii ki. Sokaktaki insanlara “AB politikamız berbat, yıllardır AB’ye giremiyoruz… Ne düşünüyorsun?” diye sorulduğunda, ”Avrupa’da da gıriz var, orda da iş yokku!” deyip geçiyor adamlar. Sokaktaki insanların pek çoğunun AB’ye katılmanın ülkeye katacaklarından haberi yok. Yalnızca bugünü düşündüğümüz için, kimsenin gözü kendi çıkarından başka hiçbir şeyi görmediği için burada böyle tıkandık kaldık işte.

20091220010439yajbrljjxofjhji

Fasıl mı dedin?! Ahaay canım benim bee! Dert ettiğin şeye bak!

Devamını Oku »

Close
Beğensen ne güzel olur!
Bu sosyal medya hesaplarını takibe alarak blogun gelişimine katkı yapabilirsiniz.